Ana sayfa

DILDEN GÖNÜLLERE NASIHAT

DILDEN GÖNÜLLERE NASIHAT

DILDEN GÖNÜLLERE NASIHAT

NE ALSAK YETMİYOR

İnsanı sonu gelmeyen isteklerin esaretinden kurtaracak şey, fazlasına, hep daha fazlasına sahip olmak değildir. Hatta mal arttıkça hırs da artar. Asıl zenginlik kanaattir. Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur: “Asıl zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir” (Buhârî).

İmam Gazâlî kanaatsizliğin bizi nasıl ele geçirdiğini şöyle anlatır: “Şeytan, bir insanın kalbinde ev, eşya, elbise ve evde süse düşkünlük görünce oraya yerleşir, kalbini yurt edinir. Onun bu zaaflarından yararlanmaya bakar. Hemen onu evini yenilemeye davet eder, tavanlarını ve duvarlarını süslemesini, binaları genişletmesini ister. Güzel elbise ve bineklerle süslenmeye çağırır. O kişiyi artık ömrü boyunca emrine âmâde kılar.

Zaten bu konuda şeytanın tuzağına düşen kişi için başka bir tuzağa gerek kalmaz. Çünkü bu zaaflar hep birbirini çeker. Eceli gelip ölünceye kadar bu şekilde şeytanın yolunda ve arzularının peşinde koşar durur. Böyle kimselerin kötü âkıbete uğramalarından korkulur. Allah bizleri böylesi kötü âkıbetten korusun.”

 

HALİS SÜT GİBİ

Amel işlerken gösterişten uzak durmak gerekir. Böyle bir amel, tıpkı Allah Teâlâ’nın, Kur’an’da halis sütü tanıttığı gibi halis ve temiz olur. Şöyle buyurur:

“Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz” (Nahl 16/66).

Eğer o sütün içinde kan ve fışkıdan birinin özelliği bulunsaydı, süt halis olmaz ve içilmezdi.

Amellerin durumu da böyledir. Bu amellere riya veya nefsin kötü arzuları bulaşırsa Allah ﷻ için olmaktan çıkar. Kul, işlediği amelde Allah’a ﷻ karşı sadakat ve edebi tam olarak yerine getirmemiş olur. Allah Teâlâ da öylelerinin işlediği ameli kabul buyurmaz. Bu durumdan ibret almak gerekir.

 

 

NANKÖR İNSAN

Nankör kimse Rabb’ine itiraz eder, yüce Allah’ın ﷻ işlerini kusurlu bulur, sürekli sıkıntı ve musibetleri sayar durur, kavuştuğu nimet ve rahatlıkları unutur. Bu kimse her haliyle isyan içindedir. Ya büyük günah işler ya inkâra girer yahut yüce Allah’ın ﷻ nimetlerine karşı şükürde kusur eder. O ilâhî huzura hazırlanmada son derece vurdumduymaz, Cenâb-ı Hakk’a karşı tâzim ve hürmette kusurlu ve gevşektir. Geleceği ve ahireti için hiç hazırlanmaz.

Bütün gayretini dünya için harcayıp ahireti hiç düşünmeyen kimsedir. O, mal biriktirme konusunda çok hırslıdır, mal toplamak için bir sürü meşakkate katlanır, fakat ahiretine hiç önem vermez. Geleceği ve ahireti için bir hazırlık yapmaz, oraya salih amel yapıp göndermez. Bu hal onun gafletinden, Rabb’ini tanımamasından kaynaklanmaktadır.

Allah Teâlâ ise onu şöyle uyarmaktadır: “İnsan şunu bilmiyor mu? Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığında, kalplerde gizlenen her şey ortaya çıkarıldığında, şüphesiz Rab’leri o gün onların her şeyinden haberdardır” (Âdiyât 100/9-11).

 

TEFEKKÜRÜN ÖNEMİ

Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyuruyor: “Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü bir saat tefekkürde bulunmak, bir geceyi ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır.” Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur: “Mahlûkatı tefekkür ediniz, Hâlik-ı Teâlâ’yı (yani zatını) tefekküre dalmayınız. Çünkü siz O’nun kadrini ve ilâhî hüviyetini hakkıyla bilip takdir edemezsiniz.”

Tefekkür, “derince mülahazaya dalmak, bir şey hakkında düşünmek, fikir üretmek” demektir. Fakat kalpte sûreti oluşmayacak bir şey hakkında tefekkür mümkün değildir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk’ın zatı tefekkür olunamaz.

O’nun ﷻ mukaddes varlığına açıkça şehadet edip duran eserleri tefekkür edilir ve O’nun ﷻ vücuda getirmiş olduğu nimetler, güzellikler düşünülür. Bu sayede insan gafletten uyanır, kalbinde hikmet nurları tecelli etmeye başlar. Bütün yaratılmışların O’nun ﷻ eseri olduğunu anlayarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, birliğini ve mahlûkatından hiçbirine benzemeyip her türlü noksandan münezzeh olduğunu bilir.

 

 

BAŞKALARINI DÜŞÜNMEK

Dertten kurtulmak isteyen kimse, Allah ﷻ için başkalarının derdine düşsün. Çünkü bir kimse, mümin kardeşinin işleriyle uğraşırken Allah Teâlâ da onun işlerini üstleniyor. Resûlullah Efendimiz ﷺ buyurmuştur ki:

“Kim bir müminin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah Teâlâ da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim mümin kardeşinin ayıbını örterse, Allah Teâlâ da onun dünya ve ahirette ayıplarını örter. Bir kul, din kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah Teâlâ da onun yardımında olur”.

Bir insanın işlerini Allah Teâlâ üstlenirse, onun dünya ve ahirette yüzü güler. Allah Teâlâ onun vekili olur. İnsanın kendi nefsinden başkasını sevindirmesi öyle faziletli bir iştir ki, Resûlullah Efendimiz’in ﷺ şu sözü ona talip olmaya kâfidir:

“Bir mümin kardeşimin ihtiyacını görmek için yürümem, bana şu mescidde (Mescid-i Nebevî’de) oturup bir ay itikâfa girmekten daha sevimlidir”.

 

 

Kazim CEPHANEGİL