Ana sayfa

DİLDEN GÖNÜLLERE NASİHAT

DİLDEN GÖNÜLLERE NASİHAT

DİLDEN GÖNÜLLERE NASİHAT

TÖVBENİN SIHHATİNİN ALAMETİ

Tövbede niyet ve kasıt çok önemlidir. Tövbenin sıhhatinin alameti, kalbin yumuşaklığı, göz yaşının çokluğudur. Günah işlemeye azmeden kimsenin tövbesi yalancı tövbesi olur.

Büyük müfessir Fahreddin er-Râzî’nin  beyanına göre tövbenin maksadına üç şeyle ulaşılır:

  1. Meydana gelen hatayı ve zararı anlamakla,
  2. Bu zarara üzülüp pişmanlık duymakla,
  3. Bu üzüntü içinde tövbe etmekle.

Buna göre tövbe, geçmişe pişmanlık, gelecekte günah işlememeye söz vermek, geçirmiş olduğumuz farzları/borçları kazâ etmek, ödemek, hakkını çiğnemiş olduğumuz insanların hakkını vermek, vücudunda haramdan hâsıl olmuş etleri eritmek, haram lokma yememektir.

 

 

 

MAHREMİYET

Yüce dinimiz, güzel ahlâkın insanın fıtrî bir özelliği olduğunu vurgular. Yani insan, yaratılışından iffetli, namuslu, hayâ sahibidir. Yüce Allah’ın ﷻ verdiğine razıdır, başkalarında olana göz dikmez. Kendisinde olanı, mahrem alanını da başkalarına göstermez.

Dinimiz, “haram”, “mahrem” gibi kelimelerle ifade edilen hususlara hassasiyetle eğilmiş ve bu kavramların anlattığı her ne varsa, onların uluorta sergilenmesini yasaklamıştır. Hususiliğinin korunmasını ve özenle muhafaza edilmesini emretmiştir.

İşte bu, en geniş manasıyla örtünme (tesettür) emridir ve “gizlenmek, saklanmak, korunmak, açıkta ve ortalık yerde bulunmamak” gibi anlamlara gelen bu emrin muhatabı kadın-erkek bütün müslümanlardır.

Müslüman, fıtratını yani yaratılış özelliklerini muhafaza ettiği için hayâ sahibidir. Sahip olduğu bu özellik onu mahrem konularda daha dikkatli olmaya sevkeder. Gizlenmesi gerekeni gizler, başkasının gizlisine de göz dikmez.

 

 

 

BİLMEK VE UYMAK

Dinin hükümleri açıktır. Her yönüyle tam ve eksiksizdir. Geriye bu yüce dini yaşayarak olgunlaşmak, güzel ahlâkı hâkim kılarak insan onuruna yaraşır bir hayat yaşamak kalmıştır. Dinimizin mükemmelliğine rağmen bizlerin yanlış mecralarda ömür tüketmesi nefsimizin kötülüğe meyilli olmasından kaynaklanıyor.

Kötülüğe olan meylimiz dini yaşamakla elde edilecek büyük faydaya ulaşmamızı engelliyor. O halde nefsin terbiye edilmesi, kötülüğe meylin giderilmesi gerekiyor. Evet, dinimizde hiçbir eksiklik yoktur. Ama insan dine uymazsa ne faydası olur. Namaz bahsini yüz kitap yazacak kadar bilsek bile namaz kılmadıktan sonra ne faydası olacak.

Allah’ı ﷻ gerçekten bilmek, sabahlara kadar süren ilahiyat tartışmalarıyla değil, O’nun ﷻ emirlerine uymakla olur. İman bahsi açısından Allah’ı ﷻ bilmek ayrı, emirlerine uymak ayrıdır. İman yönüyle Allah’ı ﷻ bildim diyen mümindir, müslümandır. Ama Allah’ı ﷻ bildim, anladım diyenin samimiyeti ve olgunluğu emir ve yasaklara ne ölçüde uyduğuna bağlıdır.

 

 

GÖZÜ TANEDE OLAN KUŞUN, AYAĞI TUZAKTAN KURTULMAZ

Gökyüzünün sonsuzluğunda özgürce uçan kuşu avcının eline düşüren ne tuzaktır ne de yem. Onun içindeki arzudur. İnsanlar da nefislerini terbiye etmezse, gün gelir küçük bir arzuya can ve mallarını kurban ederler. İçimizdeki arzular sınırsızdır. Onları doyurmak mümkün olmayacağına göre, denetim altına almalıyız.

 

 

DEMEK BU YÜZDEN ÇOK MALI VARMIŞ

Anlatıldığına göre Şiblî , Ebû Ali Sekafî’nin  bazı dostlarına, “Ebû Ali’nin dilinde en çok Allah’ın ﷻ hangi ismi vardı?” diye sormuş. Ebû Ali’nin dostları “Vehhâb” ismi demişler. Bunun üzerine Şiblî, “Demek bu yüzden çok malı varmış” demiş.

Allah’ın ﷻ Vehhâb olduğuna içtenlikle inanan ve bunu kendi nefislerinde gerçekleştirenler, her türlü ihtiyaçlarını yalnız Allah’a ﷻ iletir ve O’ndan ﷻ başkasına dayanıp güvenmezler. Allah’a ﷻ gösterdikleri bu içtenlik ve inançla, zillet ve âcizlikle O’nun ﷻ hibe ve bağışlarına kavuşurlar.

Vehhâb, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. “Hediye eden, bağışlayan, istemeden veren” anlamlarına gelir. Yüce Rabbimiz bize pek çok nimeti bizden bir karşılık beklemeden kendi lutfu ve keremiyle vermektedir. Bizim rızık için endişelenmemiz, kendimizi parçalamamız boşunadır. O’nun ﷻ Vehhâb olduğunu hatırımızdan hiç çıkarmamalıyız.

 

 

YARINDAN ÖNCE

Geciktirmeden bir an önce tövbe etmelidir. Çünkü yarını göreceğimizi bilemeyiz. Bugünün işini yarına bırakanın pişman olmaktan başka eline bir şey geçmez. Özellikle gençlik çağı kazanç zamanıdır. Mert olan bu vaktin kıymetini bilip elden kaçırmaz.

İhtiyarlık herkese nasip olmaz. Nasip olsa da rahat, elverişli vakit ele geçmeyebilir.

Şakîk-ı Belhî hazretleri diyor ki: “İleride tövbe ederim diye günaha devam edenler, daha yaşarız ümidiyle tövbeyi geciktirenler, hatta Allah Teâlâ’nın azabını düşünmeyip rahmetini ümit ederek tövbe etmeyenler çok büyük gaflet ve felaket içindedirler.” Hz. Lokman da  oğluna şöyle demiştir: “Oğlum, tövbeyi yarına bırakma! Çünkü ölüm ansızın gelip yakalar.”

Süfyân-ı Sevrî hazretleri de diyor ki: “Şayet büyük bir kalabalık, bir yere toplansa ve biri, ‘İçinizden akşama kadar kim yaşayacak, bilsin’ dense, kimse bilemez. İşin şaşılacak tarafı şurasıdır ki eğer o kimselere, ‘Öyleyse, ölüm için gerekli hazırlığı yapan ayağa kalksın’ dense, kimse ayağa kalkmaz. Bu gafletten kurtulmaya çalışmalıdır.”

 

 

Kazim CEPHANEGİL