Ana sayfa

TUHFE

TUHFE

Tuhfe  miladi 9. yüzyılda Bağdat’ta yaşamış, tövbesiyle meşhur saliha bir hanımdır. İyi yetiştirilmiş bir genç kız olan Tuhfe, gençlik çağında bir savaş sonucu esir düşmüş, pazarda satılmış ve böylece cariye olarak bir hanede hizmet etmeye başlamıştır. Tuhfe, evin hizmetini yapmakta; böylece yeme, içme, barınma ve korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmekteydi.

 

Ancak iyi yetişmiş olması hemen dikkat çekmişti. Kısa sürede ud çalarak sazendelik yapmaya başladı. Kalabalık eğlence meclislerine katılırdı. Herkesin gülüp eğlendiği günah meclislerinde yalnızlık duygusu ve gurbet acısı yaşıyordu. Kimsenin kendini anlamadığını, dinlemediğini, herkesin kendi sefasında olduğunu düşünüyordu. Zamanın sosyal şartları çok ağırdı, içinde bulunduğu durumdan kurtulma ümidini dahi taşıyamıyordu. Yalnızca gürültülü ortamların yüzü güleç, yüreği sancılı bir cariyesi konumundaydı. Öte yandan bulunduğu ortamlarda, içten içe hep Allah ﷻ’ya yönelme ihtiyacı hissediyordu. Çünkü insanlar ud çalan bir cariyenin halini bilmez ve umursamazdı. Ancak yüce Allah’ın her şeye gücü yeterdi. Kulunun aczini görürdü. Onun gece karanlığında döktüğü gözyaşını, canını yakan kalp sızılarını bilirdi.

 

Kötü Ortamlardan Kurtulmak İstiyordu

Rabbini kendisine yakın hissediyordu ancak yaşadığı ortam, yaptığı iş, içtimai hayatı Allah’ın rızasına uygun değildi. İçinde bulunduğu durum nedeniyle kıvranıyor ancak ne yapacağını, nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilmiyordu. Namı Bağdat’ı da aşan büyük Şeyh Serî Sakatî’yi  ve onun yüksek hallerini işitmişti. O, insanların Allah için sevip etrafında toplandığı bir veli kul idi. Onun halka yol gösterdiğini, günahkâr kimselerin tövbelerine vesile olduğunu biliyordu. Bu zatın muhabbeti ve hürmeti kalbinde belirmişti. O Allah dostu hatırına geldikçe ağlardı. Zira Serî Sakatî  ismi onu şu muhasebeye götürüyordu: O ilmi, ibadetleri, güzel ahlakıyla yüce Allah’ın da insanların da sevdiği tertemiz bir kuldu. Kendisi ise günah meclislerinde, Rabbini unutmuş, ibadetten uzak yaşayan, yüzü aydınlık ama kalbi karanlık bir kuldu. Bu mukayeseyle gözyaşlarına engel olamıyordu.

Bir zamanlar tenhalarda yalnızlık ve huzursuzluktan döktüğü gözyaşları artık Allah korkusu ve ilahi muhabbet kıvılcımlarına dönüşmüştü. Sonucu ne olursa olsun artık tam bir teslimiyetle tövbe etmeliydi ve nihayet udunu parçalayıp kırdı. Görünüşte herhangi bir ağrı, elem, yara gibi acısı olmadığı halde devamlı ağlayıp sızlanan ve sonunda udunu parçalayan sazendenin bu hali meclistekilerin onu artık istememelerine ve kendilerinden uzaklaştırmalarına neden oldu. Böylece bu ortamlardan kurtulmuş oldu. Öte yandan ilahi aşk yüreğini yaktıkça gözyaşları sel olup akıyor, kendini tutmaya çalışsa da iniltileri uzaklardan bile duyuluyordu. Zahiren herhangi bir derdi olmadığı halde ağlayıp inlemesi onun delirdiği vehmini meydana getirmişti. Sahibi hizmet alamadığı ve aklını kaybettiğini düşündüğü bu kadını akıl hastalarının bırakıldığı bir tımarhaneye teslim etti.

 

Yüreğinin Yangını Ona Şiir Söyletti

Bir gün bir vesile ile Serî Sakatî  buraya gelmişti. Aralarında konuşma geçmese de onu daha önceden tanıyor gibi emin tavırlarla bulunduğu yerden çıkarttı ve sahibine giderek cariyesi Tuhfe’yi azat etmesini istedi. Namı büyük olan bu zatın ayağına kadar gelmesi ve basit bir cariye için bizzat kendisinden talepte bulunması, isteğin hemen yerine getirilmesine vesile oldu. Böylece evliyanın bereketiyle Tuhfe   azat oldu. Bundan sonra dinini rahat yaşadı. İlim meclislerine ve ibadetlere devam etti. Yüreğinin yangını ona şiirler söyletti. Şiirlerinde günahlarının çokluğuna rağmen Allah ﷻ’nın lütfedip ona ikramda bulunduğunu, kendine yakınlaştırdığını, kendisini seçip dostluğa layık gördüğünü dile getirirdi. Ayrılık acısı çeker ve vuslat özlemi duyardı. Geçmiş günahlarından korksa da Allah’ın onu bağışlayacağını umardı. Beytullah’ı görmeyi, tavaf edip say yapmayı çok arzuluyordu. Bir hac mevsiminde yollara düştü. Şeyh Serî Sakatî’nin de  bulunduğu bir hac mevsiminde, Kâbe’nin yanı başında can verdi. O nasuh tövbesine son nefesine kadar sadık kalmış, mukaddes bir beldede, kavuşma iştiyakı içinde ruhunu teslim etme saadetine ulaşmıştı.

 

Tövbeyle Yükselmek

Allah ﷻ’nın ne güzel kulları var, değil mi? Bataklıklarda açan nice çiçekler, viraneler altında nice defineler var… Tuhfe, kendi halinde biriydi. Başına ummadığı, hayal etmediği şeyler geldi. Esir düştü. Hiç istemediği işleri yaptı. İnsanları eğlendirdi. İbadet ve taatten uzaklaştı. Tesettürünü kaybetti.

Bir gün Allah’ı sevmek ve iman etmek için yaratılan kalbine kulak verdi. Allah dostu, veli kul olarak tanınan Serî Sakatî Hazretlerini sevip ona hürmet etti. Ondan ibret alıp tövbe etti. Tövbesinin gereği olarak, yaptığı işlere katiyen dönmeyeceğini ilkin udunu kırarak gösterdi. Tövbesine sadık kaldı. İlme, ibadet ve zikre yönelerek Bağdat gibi seçkin bir ilim merkezinde ismini saliha sufi hanımlar arasına yazdırdı. Allah ﷻ  onu dünyada önce yaşadığı sıkıntılardan kurtardı ve sonra da güzel bir ölümle ruhunu aldı.

 

Samimi Yöneliş Cevapsız Kalmaz

Evet, bir zamanlar Tuhfe’nin acı ve sızılarını kimse bilmezken Allah ﷻ  biliyordu. O’na yönelişine icabet etti ve onu kurtardı. Seçkin kulları arasına aldı. Rabbimiz öyle büyük ki kim nerede, hangi durumda olursa olsun onu bilir, sızı ve iniltisini duyar. Yönelişine icabet eder. Tövbesini kabul eder. Biz hatalı kullara ise hangi kötü hal içine düşmüş olursak olalım Allah’a ﷻ  samimi bir şekilde tövbe etmek düşer. Efendimiz ﷺ Allah’ın ﷻ  kulun yönelişine misliyle karşılık vereceğini hadis-i kutside şöyle anlatmıştır: “Ben kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim. O beni zikretti mi ben onunla beraberim. Eğer o beni kendi nefsinde zikrederse ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira‘ yaklaşırım. O bana bir zira‘ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhid, 50)

Allah ﷻ  şüphesiz zamandan, mekândan, azalardan, gelmek ve gitmek gibi fiillerden münezzehtir. Bu hadis-i kutside biz kullarına olan şefkati, az gayret ve yönelişimize karşılık çok daha fazla rahmet ve mağfiret olunacağımız, o zamanki toplumun günlük hayatta kullandığı ölçü birimleriyle anlatılmıştır. Hadis-i kutsiden Allah ﷻ’dan affedilmeyi ummanın, tövbenin, zikrullahın önemi anlaşılmaktadır. Tuhfe  ibretlik hayat hikâyesiyle bu hadis-i şerifin canlı şahitlerinden olmuştur. O bizi lisan-ı halle tövbeye ve samimi bir kulluğa davet etmektedir. İbret alma duasıyla...

 

Talha Kazım Bahtiyaroğullari