ABDULKADİR GEYLANİ’NİN [KUDDİSE SİRRUHÛ] ANNESİ: ÜMMÜ’L HAYR FATIMA
ABDULKADİR GEYLANİ’NİN [KUDDİSE SİRRUHÛ] ANNESİ: ÜMMÜ’L HAYR FATIMA
![ABDULKADİR GEYLANİ’NİN [KUDDİSE SİRRUHÛ] ANNESİ: ÜMMÜ’L HAYR FATIMA](/storage/_articles/2023/10/30/1698668800_653fa10035cc0.jpg)
İran’ın Gilan eyaletine bağlı Neyf köyünde doğdu. Pek çok büyük sufi ve arifin yaşadığı, tasavvuf ilimlerinin geniş halk kitlelerine ve ilim ehline yayıldığı beşinci asırda yaşadı. Babası zamanın büyük ariflerinden Ebu Abdullah es-Savmai [rahmetullahi aleyh] idi. Nesebi Rasullulah Efendimizin ﷺ pak soyundan geliyordu. Ailesi ismini Fatıma validemize nispetle “Fatıma” koydu. Ümmü’l Hayr künyesiyle künyelendi.
Seyyide Fatıma’nın terbiye ve eğitimi fazilet sahibi ailesi tarafından yürütülüyordu. Genç yaşlarında ilim, edep ve irfanda büyük mesafe katetmiş durumdaydı. Evlilik çağı geldiğinde yine soyu Allah Resulü’ne uzanan Seyyid Musa ile evlendirildi. Soyları da ahlakları da birbirinden güzel olan bu yeni aileden hayırlı evlatlar dünyaya geldi.
Allah Teâlâ ilerlemiş yaşında ona bir evlat daha verdi. Bu gelen daha başkaydı. Kocası 60 yaşına ulaşmıştı. Kendisinin de yaşı kemale ermişti. İleri yaşlarda gelen bu yavruyu Allah’ın ﷻ özel ihsanı olarak gördüler. Öte yandan Seyyide Fatıma annemiz yavrudan kaynaklı ağrı ve eziyet hissetmiyordu pek. Hayırlı, iç ferahlatan rüyalar görüyordu. İçinde sanki bir nur taşıyordu. Rahat ve huzurluydu. Doğumu da ilahi yardımla zahmetsiz oldu. Bu son doğan yavrularına her şeye gücü yeten, Kadir olan Allah’ın kulu manasındaki “Abdülkadir” ismini verdiler.
Hem Anne Hem Baba Oldu
Bebek henüz süt emme çağındaydı. Ramazan-ı şerif geldiğinde imsak ile iftar saatleri arasında bebeğin süt emmediği fark edildi. Minicik yavru adeta oruç tutuyordu. Bu olay artık Seyyide Fatıma’nın kucağında büyük bir zatın yetiştiğini ele veriyordu. Ümmü’l Hayr ilerlemiş yaşına rağmen özenle yetiştiriyordu evladını. Takdir-i ilahi gereği kocasını kaybetti. İnanıyordu ki Allah Teâlâ yeryüzünden bir seyyidi çekmişti ama daha büyüğünü ihsan etmişti. Böylece evladına hem anne hem de babalık yapmaya başladı
Ümmü’l Hayr kadın velilerden biri olarak biliniyordu. Ahalinin kendisine karşı muhabbet ve hürmeti vardı. Oğlunda bazı harikulade haller görmeye devam etti. İrfanı kuvvetli bir aileden olduğu için bunu ilahi işaret olarak anlıyor ve üzerine düşeni yapmaya, salih bir evlat yetiştirmeye özen gösteriyordu. Ümmü’l Hayr evladının yavaş yavaş aileden uzaklaşma vaktinin yaklaştığını anlıyordu. Neyf’te kalıp çiftçilik yapması doğru değildi. İlim gurbette kemal bulurdu. Kişi gurbette yetişirdi. Evladı yüksek yaratılışlı, manevi istidadı kuvvetli birisiydi. Bağdat’a gitmeli, devrin en ünlü ilim adamlarından ilim almalıydı.
Birgün Seyyid Abdülkadir annesiyle dertleşmek istedi. “Buyur oğlum” dedi muhterem annesi. “Artık gitmem lazım. İlim için Bağdat’a ulaşmam, ilim halkalarına katılmam lazım” dedi oğlu. Bu ihtiyar bir anne için oldukça zor bir andı. Gidince evladını bir daha görememek vardı. Dönse bulamamak vardı. İçi güzel, dışı güzel; yüzü, özü ayrı güzel oğlundan ayrılmak zor geldi Ümmü’l Hayr annemize... Ayrılığına dayanamayacağını düşündü. Seyyid Abdülkadir yaşadığı bazı olağan dışı halleri anlattı. “Benim yolum da ceddim de belli. Müsaade et” dedi. Ümmü’l Hayr yıllardır beklediği anın gelip çattığını anladı. Artık kabuğunu kırma, kozayı yırtma zamanıydı. Hak ve hakikat için ilim yolculuğuna çıkma zamanı gelmişti.
Anne Nasihati
Seyyide Fatıma’nın zor zamanlar için beklettiği bir miktar altını vardı. Kocasından miras kalmıştı. Kırk altın saydı, bir keseye koydu. Düşmesin, yolda kimse çalmaya kalkışmasın diye keseyi oğlunun elbisesinin koltuk altına dikti. Sonra da oğluna nasihatte bulundu: “Seni Allah rızası için bırakıyorum. Yoksa sensizliğe dayanamazdım, seni bırakmazdım. Yolun açık olsun. Rabbim muhafaza buyursun. İhtiyar annenle belki bir daha görüşemeyeceksin. Vasiyetim şudur ki asla haktan ve sadakatten ayrılma. Hiçbir zaman yalan söyleme ki beni memnun edesin. Unutma oğlum; Allah sadıklarla, dosdoğru olanlarla beraberdir.” Seyyid Abdülkadir annesinin elini öptü. Yakınlarıyla vedalaştı. Hazırlandı. Bağdat’a giden bir kervanla yola düştü.
Yolculuk esnasında Arz-ı Tetrenk denilen yerde eşkıya pusu kurmuş, kervana saldırıp her şeyi talan etmişlerdi. Sonra milleti sıraya dizip elinde avucunda, kesesinde ne varsa almaya devam ettiler. Sıra Seyyid Abdülkadir’e gelmişti. Eşkıyalardan biri yaşı küçük olduğu halde, her halinden fakirliği ve ilim talebesi olduğu anlaşılan Seyyid Abdulkadir’e takılmak için “Söyle bakalım, senin nelerin var?” dedi. Annesinin doğrulukla ilgili sözü kulaklarında olan Seyyid Abdülkadir (kuddise sirruhu) tereddüt etmeden kırk altını olduğunu söyledi. Adam cevabı ciddiye almadı ve gülerek uzaklaştı. Sonra bir diğeri geldi. O da sordu. Aynı cevabı aldı. Reislerine giderek durumu bildirdiler. 40 altın bir çocuğun taşıyacağı şey değildi. Bu defa reisleri gelip sordu: “Senin üzerinde ne var?” “Hırkamda dikili kırk altınım var” dedi Seyyid Abdulkadir-i Geylani. Reis, adamlarına işaret ederek bakmalarını istedi. Adamları hızla Seyyid Abdülkadir’in dediği yere bakıp dikili keseyi buldular. Keserek keseyi aldılar. Reis de adamlar da şaşkındı. Bu kadar kıymetli bir kesenin yerini nasıl söylerdi? Hayretle sordu: “Evlat, biz onu bulamazdık. Saklı altının olduğunu neden söyledin?”
Abdülkadir-i Geylani (kuddise sirruhu) şöyle dedi: “Anamın vasiyetidir: Yalan söylemem. Sadakatten ayrılmam. Söz verdim ona. Kırk altın için ahdimi bozamam.”
Hayatı yalan ve dolandırıcılık olan eşkıya reisi bu sözlerle adeta şoka girmişti. İnanamıyordu. Çocuğun hali ve sözleri kendisine dokunmuştu. Nereden bilecekti, karşısındakinin Allah’ın Habibi’nin torunu, velilerin sultanı, Gavsu’l Azam olacak Seyyid Abdülkadir-i Geylanî olduğunu... Allah Teâlâ onun elinden olacak irşadı buracıkta başlatmıştı. Katı kalpler onunla yumuşamıştı.
Sonra pişmanlıkla “Vah!” çekti Reis. “Biz de Allah’a söz vermiştik” dedi hüzünle. Bunca zamandır şeytana uyup ahdimizi bozduk. Fenalık yaptık. Eşkıya, serseri olduk. Yarın Hak huzurunda acaba bizim halimiz ne olacak?
Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki: “Ey arkadaşlarım! Bana bakınız! Ben, bunca senedir Rabbime karşı olan ahdimi bozdum. O’na isyan ettim. Şimdi ise içimden gelen bir pişmanlıkla bütün günahlarıma tövbe ile Rabbimin yoluna giriyorum.” Reislerine bağlı olan eşkıyalar da hep bir ağızdan “Reisimiz! Sen nereye biz oraya. Eşkıyalıkta reisimizdin, hidayette de reisimiz ol!” dediler.
Seyyid Abdülkadir’in annesine verdiği ahdi tövbeye ve Allah’a yönelişe vesile olmuştu. Bu tövbenin bir vesilesi de şüphesiz Ümmü’l Hayr’dı. Oğluna hep hakkı öğretmiş, haktan ve doğruluktan yana olmasını tembih etmişti. Asla ona yalan söylememişti. Vasiyet ettiği sözleri çileli ömrü boyunca uygulayan, hep dosdoğru olan Seyyid Abdülkadir (kuddise sirruhu) ilk imtihanında muvaffak olmuştu.
Bağdat yolculuğu ilim yolculuğu değildi sadece, aynı zamanda yüz binlerin tövbesine vesile olacak bir irşada da yolculuktu. Ümmü’l Hayr çocuğunun büyük biri olacağını biliyordu şüphesiz ama cümle evliyanın reisi, Gavsu’l Azam olacağını, hem kendisinin hem de evladının isminin kıtalar aşacağını tahmin edebilir miydi bilemiyoruz. O üzerine düşeni yapıp Allah’ın murat ettiği, Efendimizin tavsiye ettiği gibi dosdoğru bir Müslüman evlat yetiştirmişti. Artık gerisi Bağdat ulema ve meşayihinin işiydi. Ümmü’l Hayr annemizi, onun doğruluğunu ve evlat terbiyesini örnek alma duasıyla...
Talha Kazım Bahtiyaroğullari