Ana sayfa

ÜMMÜ ABDULLAH

ÜMMÜ ABDULLAH

ÜMMÜ ABDULLAH

Ümmü Abdullah, hicri III. asırda Horasan’da yaşamış sûfi hanımlardandır. Horasan şeyhlerinden Ebu Abdullah’ın (v. 270) hanımıdır. Sicistan şehrine nispetle es-Siczî nisbesiyle tanınan Ebu Abdullah, Abdullah b. Münazil ve Ebu Hafs Haddad gibi meşhur sufilerin yakın dostluğunu elde etmiştir. Tasavvufun fütüvvet yönüyle ön plana çıktığı Horasan’da Ebu Abdullah es-Siczî’nin de temel tasavvuf anlayışı fütüvvet üzeredir. Ona göre fütüvvet; halkı mazur, kendini kusurlu görmek; başkalarını tam, nefsini noksan bilmek; insanlara iyi kötü ayrımı yapmadan şefkat ve merhametle davranmaktır. Ebu Abdullah “Fütüvvetin en yüksek mertebesi halkın Hakk’a perde olmamasıdır” der. Bu manada o, tasavvufta uzleti ve inzivayı değil halkın içinde Hak ile olmayı ve sohbeti benimsemiştir.

 

Ebu Abdullah’ın Ümmü Abdullah’la olan evliliği ilk evliliktir. İlk erkek evlatları Abdullah hem kendisinin hem de hanımı Ümmü Abdullah’ın künyelenmesine vesile olmuştur. Bu künyeler öylesine yaygın kullanılmıştır ki neredeyse her ikisinin de asıl adları unutulmuştur.

 

Tasavvuf Anlayışı ve Güzel Ahlakı

 

Ümmü Abdullah genç yaşta evlendiği Ebu Abdullah es-Siczi’den ilim ve feyiz aldı. Eşinin meşrebi üzere fütüvvet yolunu benimsedi. Beş vakit namazın dışında nafile namazları da kılar, sürekli abdestli bulunur, günlük ilmi mütalaalar yapardı. Kur’ân tilavetini ve virdini aksatmaz, şüpheli şeyleri yemez ve giymez, misvak kullanırdı. Gösterişten ve samimi olmayan davranışlardan katiyen hoşlanmazdı. Dergâha gelen kadınlarla ilgilenir, hizmetlerini yerine getirirdi. Özellikle fakirlerin ve gariplerin dergâhta herhangi bir mahrumiyet yaşamamasına, yabancılık hissetmemesine dikkat ederdi. Zengin fakir demeden herkese merhamet ve saygıyla yaklaşırdı. “Fakirleri hor gören kimsenin Allah’a ﷻ yönelecek manevi hali kalmaz” derdi.

Ümmü Abdullah manevî terakki için iki hususa özellikle dikkat çekerdi. Bunlardan birincisi, gerçek bir rehber, Rabbanî bir mürşidin gerekliliğiydi. O, mürşidi olmayan, manevî bir doktor bulmayan kişinin kalbinin manen ölü olduğunu savunurdu. Ashâb-ı kirâmın cahiliye karanlığından Allah Rasûlü’nün ﷺ rehberliğinde kurtulması gibi halkın da gaflet karanlığından ancak Efendimiz’in ﷺ gerçek varisleriyle kurtulacağını söylerdi. Bu manada şöyle sohbet etmiştir: “Gerçek hayat seni Allah’a ﷻ yaklaştıran, gönlünü hayırlara açan, dünya ehlinden seni uzaklaştıran kişiyi bulmandadır.”

Üzerinde önemle durduğu ikinci husus, sohbetin önemi ve Allah Teâlâ için bir arada olmanın faziletiydi. Ona göre kişinin tasavvufî terakkisinde sohbetin ayrı bir önemi vardı. Nitekim kişi yalnız kaldığında kaybetmeye, yoldan çıkmaya meyyâldi. Kaynaklarımızda sohbet meclisleri cennet bahçelerine benzetilmiş ve müminlerin buralardan istifade etmesi tavsiye edilmiştir. Ayrıca sohbet meclisi gibi ilim halkalarından mahrum kalmak da rahmetten uzaklaşma, firâka ve azâba sürüklenme tehlikesi barındırmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte cemaatin rahmet, firkatin azap olduğu bildirilmektedir. Bu hususları hayatına düstur edinen Ümmü Abdullah ömür sermayesini sohbet meclislerinde geçirme bahtiyarlığına ulaştı.

 

Sohbetle Korunmak

Ümmü Abdullah örnek yaşantısı ve fakirlere olan hassasiyetiyle önümüzde büyük bir ibret olarak duruyor. Bununla birlikte onun en fazla değer verdiği meselelerden biri olan sohbet konusuna dikkatimizi vermemiz gerekiyor. Nitekim modern zamanın savrulmalarıyla sohbet geleneğinden hızla uzaklaşıyoruz. Maalesef sohbetleri terk ediyoruz. Hatta eşler bile artık birbiriyle sohbet etmez hale geldi. Zahiri ihtiyaçlarımız gereği söylediklerimizi ya da malayani sözleri elbette sohbet kategorisinde sayamayız. Sonra anne baba çocuklarıyla, öğretmen öğrencileriyle sohbet etmiyor. On bir ay sonra iftarda toplanan dostlar, bir yıl sonra bayramda bir araya gelen akrabalar sohbet etmiyor. Pazardaki esnaf hatta tekkedeki dervişler bile sohbet etmiyor.

Derviş, tekke demişken konuyu biraz daha açalım: Yunus Emre Hazretleri “Sufilere sohbet gerek” cümlesiyle sohbetin dervişler için önemine işaret etmişti. Bugün, hizmeti olanımız hizmetinden, ilmi olanımız bilgisinden, zikir ehli zikrinden, amir amirliğinden, memur da memurluğundan dolayı sohbetleri terk edebiliyor. Atalarımızın “Sürüden ayrılanı kurt kapar” sözünü iyi bildiğimiz halde “ama”larla başlayan bahanelerimizin ardına sığınıyor, kendimizi teselli edecek bir mazereti illaki buluyoruz.

Allah’ın ﷻ emirlerine uymanın zor olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Geçmiş dönemlerde nadirattan olan birtakım günahlar bugün aleni işleniyor. Zayıf yaratılışlı insanın büyük günahların ve türlü fenalıkların böylesi yaygın olduğu bir zamanda kendine yapabileceği en büyük kötülük Allah ﷻ için olan birlikteliklerden uzaklaşması ve din konusunda bir başına davranmasıdır. Efendimiz ﷺ “İki birden daha hayırlıdır. Üç ikiden daha hayırlıdır. Dört ise üçten daha hayırlıdır. Artık siz cemaat halinde olunuz. Allah Teâlâ, ümmetimi ancak hidayet üzere toplamıştır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/145) buyurarak cemaate işaret etmiştir. Geçmişte riyâzet, halvet gibi birtakım uygulamalar olmuşsa da özellikle ahir zamanda korunmak ancak cemaatle ve sohbetle mümkündür. Sohbet sadece bilgi aktarımı değildir. Allah ﷻ yolunda birliktir; nefse karşı kuvvet, çağın getirdiklerine karşı müdafaadır.

Gelin, Ümmü Abdullah gibi sohbet ehli olalım. Ömrümüzü hiçbir zaman pişman olmayacağımız sohbet meclislerinde geçirelim. Buradan aldığımız güzellik, hikmet ve edepleri ailemize, komşumuza, akrabalarımıza taşıyalım. Gelin, kalabalıklar içinde yalnızlaşmış ıstıraplı gönlümüze sohbetlerde şifa arayalım.

 

Talha Kazım BAHTİYAROĞULARI