NİYET ETTİM İNSAN AKLINI YENMEYE!
“Her yaratılanın bir sınırı olduğu gibi yaratılanın ürettiği cihazın da elbette bir sınırı olacaktır. Bir makinanın bir insana, özel bir alanda üstünlük sağlaması ondan daha üstün olduğu ya da onun yerine tamamen geçebileceği gibi bir anlam doğurur mu? Eğer öyle olmuş olsaydı elimizle tutamayacağımız kadar sıcak bir suyu tutabilen bir çay bardağı insandan daha üstün olmuş olmaz mıydı?”
İnsanın, doğaya yönelerek ondan araçlar, nesneler üretmesi, ona yeni şekiller vermesiyle kültür dediğimiz kurum ortaya çıkıyor. Doğada bulunan yer çekimi gibi kuvvetlerin hareket prensiplerinin, özelliklerinin araştırılmasıyla ise mekanik bilimi meydana geliyor. İnsanın doğadan araçlar, eşyalar çıkarma isteğiyle doğada bulunan kuvvetlerden yararlanması sunucunda da mekanik aletler ortaya çıkıyor. Bu aletlerin temel özelliği ise insan müdahalesine uğramadan ya da insan gücüne gerek duymadan bir iş yapıp edebilme kabiliyetine sahip olmaları. Bu alandaki çabaların toplandığı alana bugün teknoloji diyoruz. Gün geçtikçe “Bir düğmeye bas, tamamdır!” kolaylığına yaslanan makinelerin hayatımızda işgal ettiği yer artıyor. Tabi, teknolojinin bu işgali, beraberinde kendisiyle getirdiği kültürü de hayatımıza sokmaya bizi mecbur bırakıyor.
Hemen her gün yeni bir teknolojik ürün çıkıp kaygı ve merak karışımı bir şaşırmaya, bir ilgiye sebep oluyor. Bu durum, insanların akıllarına "Bilgisayarlar tamamen insanların yerine geçebilecek mi?" sorusunu getiriyor. Teknolojinin albenili çocuğu bilgisayar, insanın hangi işlerini yükleniyor? Bir bilgisayar, insanın yerini ne kadar tutabilir? Bilgisayarlar bir an için yok olsa ne olur? Nasreddin Hoca’nın dediği “küçük kıyamet” mi kopar?
Artık birçok platformda bilgisayarlarla insanlar yarıştırılıyor. Bilgisayarı tasarlayan ve üretenin bizzat insanın kendisi olmasına rağmen bu yarış, birçok kişide heyecan uyandırıyor. Peki, insanın kendi yaptığı bir aletle yarışma paradoksu nereden kaynaklanıyor? İnsan, yapıp eden ve irade gösteren bir başka varlığı mı arıyor yoksa? Artık insandaki hangi duyguysa, hangi gizli arzuysa; bilgisayarlar üzerinden bir arayış sürüyor.
Gariptir ki milyonlarca ihtimali çok kısa sürede hesaplayan bilgisayarların insanlara yenildiği de oluyor. Peki, nasıl olur da bunca ihtimali insan düşünebilmekte ve bilgisayarı yenecek kadar başarılı olmaktadır? Bu sorunun cevabı, aslında cevabı arayanın dünya görüşüne göre şekillenmektedir. Çünkü cevap, insanı nasıl gördüğünüzle alakalı olacaktır. Eğer insana çok gelişmiş bir makina olarak bakıyorsanız insan bunca hamleyi ya sadece deneme yanılma yoluyla ya da çok iyi bir algoritma yöntemiyle yapabiliyor denebilir. Peki, insan “çok gelişmiş bir makina” mıdır? İnsana ruhu olan bir varlık olarak baktığımızda işin içine sezgiler ve adını koyamadığımız birçok faktör girmektedir. İnsan, yapıp etmelerini tercihle ve iradeyle yapan yani niyet edebilen bir varlıktır.
Makinaların Kalbi Nerede?
Sonuç olarak, doğayı taklit eden insanoğlu yaptıklarıyla kendisini şaşırtmaya devam ediyor. Ama gerçekte insanı hayretlere düşüren şeyin insanın bizatihi kendisi yani ruhunun taşıdığı potansiyel olduğu da unutulmamalı. Neticede hiçbir bilgisayar ya da insanın ürettiği başka bir nesne: “Niyet ettim insan aklını yenmeye!” gibi bir dilekte bulunamaz.
Çünkü makinaların kalbi yoktur.