NAMAZIN ŞARTLARI VE RÜKÜNLERİ
Niyet
Namazlarda niyet etmek şarttır. Niyet etmeksizin namaz olmaz. Niyet, kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ve fiilin ne için yapıldığının şuuruna varılması demektir. Namaz hususunda niyet, sırf “Allah rızası” için namaz kılmayı murat etmeyi ve hangi namazı kıldığının bilincine varmayı ifade eder. Amellerin kıymetleri, sevapları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis olmalı, ibadetini şuurlu bir halde yapmalı, işlerini Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla gerçekleştirmelidir. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulur: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şeyin karşılığı vardır.” (Buhari, Bedü’l-Vahy, 1)
Niyetin kalp ile yapılması esastır. Bununla birlikte kalpten niyet edilip vakit belirtilerek “…vaktinin farz/sünnet namazını kılmaya niyet ettim” şeklinde dil ile söylenmesi de müstehaptır. Dil ile bir şey söylenmese de kalpten yapılan niyet geçerli ve namaz caiz olur. Kişinin kalbinden geçirdiği ile dilinden söylediği birbirine uymuyorsa, dil ile söylenen geçersizdir. Bu durumda dilin yanlış telaffuz ettiğine hükmedilir.
Farz ve vacip namazlarda, hangi farzın veya vacibin kılındığını belirlemek (sabah namazı, cuma namazı, vitir namazı gibi) şarttır. Kaza namazı kılarken de hem vaktin hem de günün belirlenmesi (en son kazaya kalan sabah namazı gibi) gerekir. Sünnet ve nafile namazlar için hangi namaz olduğunu belirleme şart değildir, sadece “namaza” niyet edilmesi yeterlidir. Fakat müstehaptır. (“Niyet ettim teravih namazını kılmaya”, “Sabah namazının sünnetine” gibi.)
Cenaze namazında, namaz kılan kimse, “Allah için namaza, meyyit için duaya” diyerek niyet eder. Zira cenaze namazı, diğer namazlardan bu niyetle ayrılır. Cemaat halinde kılınan namazlarda ayrıca imama uyulduğuna dair niyet edilmesi gerekir. Sadece erkeklerden meydana gelen bir cemaate imam olarak namaz kıldıran kişinin imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak, cemaat arasında kadınlar bulunuyorsa, bu takdirde imamın kendisine uyan erkek ve kadınlara imamlık yaptığına dair niyet etmesi şarttır. Niyetin iftitah tekbiriyle birlikte yapılması yani niyet ettikten sonra tekbirin araya fasıla koymadan getirilmesi efdaldir. Fakat niyet ile tekbir arasında namaz ile bağdaşmayacak bir iş bulunmaması şartıyla, tekbirden önce de niyet edilebilir. Tekbir alındıktan sonra yapılan niyet geçerli olmaz.
İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in görüşüne göre, cemaatin imama uyma niyeti, imam “Allahu ekber” deyip namaza başladıktan sonra olmalıdır. İmam A’zam’a göre ise cemaatin tekbirleri imamın tekbirlerine yakın olmalıdır; çünkü bunda ibadete acele etme fazileti vardır. O halde, niyetin önce alınması gerekir. Bununla beraber imam daha Fatiha suresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah (başlangıç) tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.
Namazın Rükünleri (İçindeki Farzlar)
- İftitah Tekbiri
İftitah (başlangıç) tekbiri namaza başlarken alınan tekbirdir. Bu, kişinin ayakta kendi işitebileceği ölçüde bir sesle “Allahu ekber” demesini ifade eder ki, “Allah en büyüktür” anlamına gelir. Bu tekbire, “tahrime” de denir. Zira bu tekbirle namaza girilmiş, namazla bağdaşmayacak fiiller haram kılınmış ve namaz kılan kişinin dış âlemle ilgisi kesilmiş olur. Peygamberimiz ﷺ bu konuda şöyle buyurmuştur: “Namaza kalktığında tekbir getir.” (Buhari, Ezan, 95)
İftitah tekbiri namazdan önce olduğu için Hanefilere göre aslında namazın bir şartıdır. Fakat namazın rükünlerine çok bitişik olduğu için bu da bir rükün (namazın içindeki farzlardan) sayılmıştır. Namaza başlarken “Allahu ekber” yerine “Allahu Kebir” yahut yalnız “Allah” denilmesi farz için yeterlidir. Bizzat “Allahu ekber” ifadesini söylemek vaciptir. Tekbir alırken erkeklerin ellerini kulak hizasına, kadınların ise göğüs hizasına kadar kaldırmaları sünnettir.
Hanefi mezhebine göre erkekler iki elini, avuçların iç kısımları kıble istikametine bakacak ve başparmaklar kulak yumuşakları hizasına gelecek şekilde kaldırırlar. Kadınlar ise ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar.
İftitah tekbirinin ayakta iken alınması gerekir. Aynı şekilde imama rükûda yetişen birinin de iftitah tekbirinin tamamını ayakta alması şarttır. Aksi takdirde kişi imama uymuş sayılmaz ve namazı geçerli olmaz.
- Kıyam
Namazın bir rüknü olarak “kıyam”, iftitah tekbiri ve her rekâtta Kur’an’dan okunması gereken en az miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmayı ifade eder. Ayakta durmanın asgari ölçüsü, kişinin ellerini uzattığında dizlerine değmemesidir. Bununla birlikte tam bir kıyam için dimdik durmak uygundur.
Kıyam namazın bir rüknü olduğu için, ayakta durmaya gücü yeten bir kişinin farz veya vacip bir namazı oturarak kılması geçerli sayılmaz. Ancak hasta veya ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyen veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından, uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymaktan korkan kişi, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Rükû ve secdeye de gücü yetmez ise oturduğu yerde başı ile ima ederek namazını kılar. Başı ile de ima edemeyen kişi ise namazını erteler, daha sonra kaza eder.
Oturarak dahi namazını kılamayan kimse, arkası üzerine yatar ve ayaklarını kıble yönüne uzatır. Sonra rükû ve secde için ima ederek namazını kılar. Başıyla ima edebilmesi için, omuzlarının altına uygun bir şey konur. Böyle bir hasta, yüzü kıbleye yönelmiş olarak, sağ yanı üzerine yatıp ima ile 4rükû ve secde yapsa, namazı yine caiz olur. Fakat gücü varsa, arkası üzerine yatması daha faziletlidir.
Sünnet ve nafile namazlar, ayakta kılınması daha faziletli olmakla birlikte, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Yani kıyam nafile namazlarda farz değildir. Fakat sabah namazının sünneti bundan müstesnadır. Sabah namazının sünnetini, kişinin özürsüz olarak oturduğu yerde kılması sahih değildir.
Bir süre ayakta durmaya gücü yeten kimse de namaza ayakta başlar, daha sonra oturarak devam eder. Çünkü İslam’ın genel kurallarına göre zorluk ve ihtiyaç kolaylığı beraberinde getirir ve zaruretler kendi miktarınca takdir olunur. Ayrıca konuyla ilgili Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yanın üzere yatarak kıl.” (Buhari, Taksir, 19)
Bir kimse oturarak kılmaya başladığı nafile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir.
Hasta olan bir kimse, kıyama kadir olur fakat rükû ve secdeye kadir olamazsa, o kimsenin namazı ayakta kılması gerekmez. Bilakis oturduğu halde ve ima ile kılması caizdir. Hatta oturarak ima ile kılması, ayakta ima ile kılmasından efdaldir. Sağlıklı olan bir kimse, namazın bir miktarını ayakta durarak kılmışken, namaz esnasında kendisine bir hastalık meydana gelse veya oturmasını mübah kılacak başka bir özür meydana gelse, namazını oturduğu yerde ve gücü yeterse rükû ve secde yapmak suretiyle tamamlar. Rükû ve secdeye de gücü yetmezse, oturduğu yerde ima ile namazını tamamlar.