Ki̇tapliğimdaki̇ okumadiğim ki̇taplardan öğrendi̇kleri̇m

Biraz şizofreni hali olarak değerlendirilebilir durumum fakat ben kitaplara hiçbir zaman cansız kâğıt yığınları olarak bakmam. Onlar, çevremdir benim. Hele ki kitaplığımdaki kitaplarım… Her biriyle farklı bir tanışıklığım, ilişkim vardır. Bir kere, kitaplığımdadırlar. Yani her biriyle en az bir defa farklı vesilelerle kesişmiştir yolum. Bu sebeple benim için diğerlerinden farklıdırlar. Ya dokunmuşuzdur birbirimize ya söyleşmişizdir birbirimizle. Hatta dudaklarımızın buluştuğu bile olmuştur bazılarıyla ki bu, başka bir yazının konusu olsa gerek. Ya da sadece bakışmışızdır… Sanırım bu yazının konusu, bakıştıklarımın bana bakışlarıyla neler öğrettikleri…
1. “Forrester’ı Bulmak” adında çok sevdiğim bir film var. Oradaki münzevi usta yazar, evine gelen ve kütüphanesinden etkilenen yetenekli fakat yeni yetme bir veledin, “Bu kitapların hepsini okudun mu?” sorusuna şu şekilde cevap verir: “Hayır, sadece ziyaretçilerimi etkilemek için saklıyorum.” Bu türden kitaplarım yok değil ve bunların varlıklarının bana fısıldadığı “İnsanlar senin için neden bu kadar önemli ki?” sorusu, bana kendime dair bir şeyleri sorgulama sebebi vermiyor değil.
2. Kimi kitaplar ebeveynimden miras olarak yer bulmuştur kitaplığımda. Onların ilgi alanlarının ve zevklerinin benimkilerden farklılığı, o kitaplarla ara sıra buluşan bakışmalarımızda bana şunu haykırırlar: “Meyve ağaçtan, ağaç tohumdan, tohum topraktandır. Birbirlerine ne kadar bağlıdırlar… Ve birbirlerinden ne kadar farklı…”
3. Kim güçlü dostları olsun istemez ki? Bazı kitaplar “Ankara’daki dayı” edasıyla insana kendini iyi hissettirir. Ancak onlarla irtibata geçmek, bazı protokol kurallarına takılma durumunu beraberinde getirir. Eğer benim gibi vefasız ya da en hafifinden gevşek biriyseniz bu güçlü dostlar, doldurdukları boşlukla size şu hakikati işaret ederler: “Dergâhın dolambaçlı yollarına katlanamayanın ne sohbetten ne çorbadan nasibi vardır.”
4. Oldum olası insanın doğasının kötü olduğunu savunan felsefî düşüncelere sıcak bakmamışımdır. Belki de bunu kabullenemediğim içindir bu. Ancak insanın öyle bir tarafı var ki bunu törpülemek çok zor. Benim gibi kendini yumuşak başlı gören (belki de sanan) biri için bile... “Sahip olma” arzusu, nefsin kendini gösterdiği arzuların başında gelir belki de. İşte, bazı kitaplar sırf bu yüzden kitaplığımdadır ve hâlâ açılıp okunmayı beklemektedirler. İçerikleriyle değil, beni varlıklarıyla tatmin ederler bir nevi.
5. Zaman yönetimi, disiplin, planlı programlı çalışma… Kamu yönetimi tahsil etmiş ve henüz kendini yönetimde dahi sorunları haiz biri olarak diyebilirim ki; bu ifadeleri hayata geçirme noktasında o kadar boşa çıkmış vaatlerle, tutulmamış sözlerle, hayal kırıklıklarıyla doludur ki yıllarım, hesaba kitaba sığmaz. İşte, kitaplarımın bazıları, bunu en çok haykıranlardandır.
Eh, bunca şey söyledikten, yer yer kendimi yerdikten sonra içimde isyan bayrağını kaldıran nefsimin yatışması için şöyle bir cümleyle bitireyim: Okur, sadece okuduğu kitaplardan değil; okumadıklarından da bir şeyler öğrenmesini bilendir. Hoş, bu söz, insanı okumanın (bkz. İnsanı Okumak, Sulhi Ceylan, Mostar Yayınları, 2018, İstanbul) kitabını yazmış Sulhi Ceylan’a lâf ebeliği türünden bir lakırdı olarak gelecektir belki ancak ben yine de böyle bitirmiş olayım.
Yenmek(!) = Yenilmek(?)
“Yenilgi”, “yenilmek”, “yenmek” kelimeleri doğal olarak “yemek” fiilini düşündürüyor. Dolayısıyla bununla bağlantılı kelimeleri: çiğnenmek, sindirilmek, hazmedilmek, tüketilmek, hatta en nihayetinde dışkılanmak… Başka bir bedene besin, kan, can olmak durumu… Buradaki “beden” kelimesi yerine birçok şey konabilir: nefs, şeytan, aşk, şiir, para, hırs, dünya, şehvet, ordu; velhâsıl düşman. Mesele “yemek” fiilinden çıkıp da söz konusu anlama bürününce konunun rengi de kapsamı da değişiyor. Zemin, bir savaş alanına; durum, bir mücadele görünümüne evriliyor.
Demek iki veya daha fazla unsurun didişmesi sonucu ortaya çıkıyor bu yenilgi veya zafer hâlleri. Bu, kelimeler düzleminde okuduklarım. İyi de düşman bellediklerimizden daha çok ünsiyet beslediklerimize karşı aldığımız yenilgileri nasıl anlamalı? İyi bir öykücü ağabeyim şöyle bir cümle kurmuştu: “Şiir yazmamamın nedeni, şiire karşı yenik düşmemdir.”
Tersi mümkün olabilir mi? Şiiri yenmek! Ve ardından “veni, vidi, vici” edasıyla asırlara haykırmak… “Şiirdir Şehriyâr’ın şiiri elinde şemşîr / Kim deyer men bele bir şiirle da’vaya gelim,” üslubunda bir meydan okuma ile şairin diğer şairleri er meydanına davetindeki niyet aslında ne olabilir?
Yenmek de yenilmek de zafer de hezimet de kişinin kendisinde gördüğü “var olmak” çukurunun dibi mi yoksa? Hüdayî bir iniltiyle kanatlanan, “Alan sensin, veren sensin, kılan sen / Ne verdinse odur, gayri nemiz var,” sözlerindeki duru mânâ, Ahmedî’nin, “Âmil ü ma‘kūl ü akl ü âşık u ma‘şûk u aşk / Cümle sensin pes nereden geldi bunca kīl ü kāl” beytindeki letâfet, yenme ve yenilmeyi büsbütün “akl-ı maaş”ın konusu kılmıyor mu? Bize çerçevemizin ve havuzumuzun darlığına dair bir şeyler fısıldamıyor mu?
Bir de başka bir boyuttan bakalım meseleye: Pavese, Yaşama Uğraşı’nda öyle bir laf eder ki… “Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremeyen değil -bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek, ekmek parasını kazanmak gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır.
Başarısızlığın en acısı, budur.” Bu; kolaylığa, basitliğe karşı bir yenilgi midir? Her defasında yeniden yenilen insanın yenilmekte ve yenmekte sınır tanımaz mahareti sebebiyle yenilmenin böylesi de mi vardır? Görünen o ki vardır. Ve aslında üzerine düşünülmesi gereken asıl nokta, bizim yenilip yenmemizden çok, neye, kime yenilip neyi, kimi yendiğimiz olsa gerek. Ne diyorum?
Dağınık yazıyorum. Farkındayım. Toparlama çabam acınası mı geliyor? Olabilir. Okura karşı yenilmek de var hayatta. Fakat bu sizi muzaffer kılmaz. Dahası bununla size bir övünç hakkı verilmez. Ya bana verilecek pâye ne olabilir? “İyi yazar”? “Düşünür”? Bu pâye karşısında yöneltilecek eleştiri okları havada nasıl bir tıslamayla hedefine uçar; “Ahmak”, “beceriksiz”, “sığ”? İşte şimdi sınırından giriyorum adına “saded” denen ülke topraklarından içeri. Çekincem yok, pasaportum yanımda. Üzerimde de yasadışı ne bir madde var ne işaret.
Nereden baktığımız, nasıl anladığımız, neyi hedeflediğimiz, neden ve neyden kaçtığımız, korkularımız ve umutlarımız, tüm bunların hepsi dahası, elbette yenmek ve yenilmek konusunda da etkileyici, bağlayıcı ve sarsıcı. 33’üncü yaşımın sakallarıma düşen gölgesi -ki yılların da gölgesinin olduğunu, bu gölgenin cisimlerinkinden farklı olarak beyaz olduğunu şu son bir senede öğrendim- döneminde şöyle bir geriye baktığımda en başta genel anlamda nefsime, birkaç kez aşka, KPSS’ye, düzenli yaşam tarzına, sisteme, kendime, hayallerime yenildim.
Tüm bunlar ve burada sayıp dökemediklerim tarafından kaç defa acımasızca sindirildim, hazmedildim, çiğnendim, tükürüldüm, atıldım. Fakat yenildiğimi kim söyleyebilir? Ben onların yoğurduğu, doğurduğuyum. Onlar benim öğretmenlerim, hocalarım, üstatlarım, mürşitlerim. Bazılarıyla dosttum bazılarıyla düşman. Bu yönden de bana öğretebildikleri bir şeyler olduğunu gördüm, yenilgilerime nice hayranlık büyüttüm içimde.
Evet, sevmedim yenilgilerimi ama onlar tarafından büyülendim. Nefret etmedim ama kucaklamadım da. Yenilgilerim tek bir beden olsaydı bu, obez bir yenilgi olurdu. Ya zaferlerim? İşte onlardan bahsetmek, kendim için diyebilirim ki yenilgilerimden bahsetmek kadar kolay değil. Çünkü yenilgide bir acizlik var. Zayıflığın o korunaklı, sıska fakat sıcak havası var. Zaferinse soğuk iddiası, itici mağrurluğu…
Bir sahne…
Hazreti Ali , mescidin küçük kapısından geçince İbni Mülcem isimli tetikçi, kılıcını arkadan indirdi. Katilin kılıcı Hazreti Ali’nin boyun damarlarını kesti. İlk darbeyi yediğinde en gür sesiyle bağırdı: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki ben kazandım.” Sonra mescidin kumları üzerine uzandı.
MUHAMMED SELAM İBRAGİMOV