Ana sayfa

FITRATI KORUMAK YA DA TARİHTEN SİLİNMEK

FITRATI KORUMAK YA DA TARİHTEN SİLİNMEK

FITRATI KORUMAK YA DA TARİHTEN SİLİNMEK

İslam coğrafyasında terbiye meselesi yakın tarihe dek müstakil olarak vurgulanan hususi bir konu değildi. Çünkü doğuştan İslam fıtratı üzere dünyaya gelen insanın ahlaki eğitimi doğal yollar ile aile ortamında başlar, ilmi eğitiminde devam eder, muamelat pratiği ile toplum tarafından da bu eğitim her sahada tatbik edilerek, tecrübe kazanılarak öğrenilirdi. Müslümanlar her an, her yerde, her konuda İslam’ı yaşama bilinci ile davranırlar, Müslümanlığı dört duvar arasına hapsetmezlerdi. Beslendikleri kaynaklar, okudukları eserler fikirlerini tazeler, böylece iktisattan tıppa, edebiyattan coğrafyaya kadar pek çok alanda yalnızca kendilerini değil, tüm dünyayı terakki ettirirlerdi.

 

İnsanı insan kılan en belirgin vasfı fıtratında bulunan akıldır, çünkü bu zübde-i alem olan insanı hayvanlardan ayıran en temel özelliktir. Fıtrat ise sözlükte, “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamına gelir. Kişi aklını kullanarak fıtratını yani yaratıldığı özelliklerini korur, tefekkür sahasını genişleterek aslına uygun şekilde davranır. Elini bu bilinçle oluşturur, durması gereken yeri bilir, gitmesi gereken yere ilerler.

Kur’an ve sünnette sıklıkla insanın fıtratını koruması, kendisine bahşedilen temiz ahlakı muhafaza etmesi gerektiği vurgulanır.

Son Asrın büyük alimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır Rum suresinin 30. ayet-i kerimesinde mealen bildirilen, “(Yüzünü) Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir” ifadesi için şu açıklamayı yapar: “Bütün organların yaratılışında temel olan bir fıtrat vardır ki ona o organın ‘yararı, görevi, fonksiyonu, fizyolojisi ya da amacı’ denilir. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaratılış hikmetine doğru temel bir amaç vardır ki ona ‘fıtrat’ denilir. Fıtrat hep doğruluk ve iyiliğe yönelik bir çizgi izler. Örneğin insanın acıkması ve yeme içmeye eğilimi, yaşamak için kendisine gerekli veya yararlı ya da daha iyi olanı alma hikmeti içindir; yoksa zehir yutmak veya kuru bir zevk için israf ile midesini bozmak için değildir. O zaman fıtrat bozulmuş, sapmaya düşürmüş olur.”

 

Bireyin Ahlakı Topluma Yansır

Fıtratı korumanın insan için böylesini önemli bir yeri varken bireyin öncelikle kim olduğunu doğru kavraması gerekir.

İnsan kendisini, nefsini, arzularını, yapması ve sakınması gerekenleri, kendisine tanınan imkanları, verilen ihsanları bilirse nereden gelip nereye gittiğini kavrar, konaklarını ve menzilini öğrenir, böylece kendisini yoktan var edeni, Rabbü’l Alemin’i tanır.

Fakat şehvetinin peşinden, maddi hazlarının, çıkarlarının ardından sürüklenirse ruhun teşne olduğu gerçek ihtiyaçları kaçırır, dünya ve ahiret saadetini kaybeder. Sonsuz yurdun nimetlerine bu alemin geçici hislerini tercih eder, mana ve hakikatin sırrını anlayamaz.

Bireyin ahlakını koruması toplumu, milletini, nesillerini muhafaza etmesi anlamına gelir. Zira Bir toplumun şekillenmesi fertlerin birlikte hareket gücü kazanmaları, aynı meseleler üzerine dertlenmeleri ile gerçekleşir. Bir araya gelen insanların ahlaki değerlerini koruyamamaları ise çürük bir elmanın sepetteki diğer elmaları da çürütmesi gibi toplumun her alanında ciddi kırılmalara, bozulmalara sebep olur. Özelden genele su halkaları gibi yayılan bu dalga eğer önüne geçilemezse kısa zamanda bir milleti atıl ve uyuşmuş bir hale dönüştürür bir gün hatta nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen türlü çeşit bela ve musibetlere muhatap kılarak tarih sayfasından siler. Bu konuda dünyanın tecrübe ettiği pek çok örnek vardır; ferdin yıpranması, ailenin dağılması ve toplumun çözülmesi… işte bu sebeple birinci öncelik insanın fıtratını, güzel ahlakını koruması sonra da bunu topluma en doğru şekilde yansıtmasıdır.

 

İffeti Korumak ve Şehvet Afeti

İnsan fıtratını temelden sarsan en etkili afet, şehvetini kontrol altına alamamasıdır. Şehvet aşırı arzuların hâkim olduğu pek çok manevi hastalığın genel tanımı olsa da özellikle cinsel arzulara işaret eder. İnsanın tabiatını yerle bir eden, onu hayvandan farksız kılan, türlü zilletlere düşüren, kişiye pek çok rezillikler yaşatan bu efsane haz için Feridüddin Attar  şöyle der: “şehvet ateşi, senin şerefini giderdi. Gönlünden nuru, bedeninden kuvveti aldı. Bu alemde nefsinle güzel geçindin. Onunla meclisler kurdun. Ayağın onun aşk meclisine bağlandı. Sen onun kudretine esir oldun. Bir gün gelir burada birbirinizden ayrılıp Hicran derdine düşersiniz ama kederlenme! Burada ona bir daha kavuşamazsan bile cehennemde ulaşırsın. Orada beraberce hoş bir vakit geçirirsiniz!”

İnsanda bulunan şehvet hissinin kontrolde tutulmasında en önemli tedbir, tahrik edici unsurların toplumdan el çektirilmesi, bireylerin de bu anlamda bilinç ve sorumluluk sahibi olarak iffet kavramına yalnızca şahsi bakmayarak bunu içtimai bir mesele olarak ele almalarıdır. Nitekim şehvetin insan iradesini aciz bırakacak seviyeye ulaşması elbette birdenbire olmaz. Önemli olan meyli oluşturan durumları ortadan kaldırmak ve irade kullanılabilir durumdayken ondan sakınmak ve sakındırmaktır.

Şehvet, insanların birbirlerine karşı beslemesi gereken hürmet, iffet, samimiyet, şefkat gibi duyguları tahrip ederek, toplumsal huzuru ve birlik duygusunu öldürür. Nesillerin kesilmesine, fitnenin çoğalmasına, insanların bozulmasına yol açar.

 

Muhammed Selam İBRAGİMOV