Gerçeği̇n çölüne hoş geldi̇ni̇z!

Başka âlemlerden gezegenimize gelen dünya dışı bir varlık düşünelim. Onu, üstünde büyük harflerle “Gerçeğin çölüne hoş geldiniz!” diye karşılasaydık acaba gerçek hakkında ne düşünürdü? Böyle bir durumda, akla ilk gelen sorulardan birinin gerçeğin tanımının ne olduğudur diyebiliriz. Peki, gerçek, gerçekten de ne anlama gelmektedir? Bunu cevaplamak güç. Zaten modern dünyanın belki de en büyük sorunlarından biri de budur. Çünkü simüle edilmiş bir dünyada gerçeklikten ne kadar söz edilebilir? Yahut hülyaları büsbütün elinden alınmış bir dünyaya gerçeklik ne ölçüde egemen olabilir?
Simülasyon kuramının sahibi Baudrillard’a göre günümüz dünyası, simülasyonlardan müteşekkildir. Dolayısıyla bizler, neyin gerçek neyin sahte olduğunu ayırt edememekteyiz. Çünkü gerçek ve sahte birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde iç içe geçmiş vaziyettedir. Simülasyon ve Simülakr adlı eserde bu durum oldukça güzel açıklanmıştır.
Kitapta geçen bir masala göre bir imparatorluk için çalışan haritacılar imparatorluğun haritasını çizerken sonunda imparatorluk ölçüleriyle bire bir boyutta bir harita oluşturmuşlardır. Ancak imparatorluk şaşalı günlerini geride bırakıp zamanla çöküşe geçer. İmparatorlukla beraber harita da lime lime olmaya başlar. Bu limelikle çölde karşılaşan insanlar olur.
Fakat bir şey dikkatlerinden kaçar. Şehrin haritasıyla şehrin kendisi o kadar iç içe geçmiştir ki, gerçek ve sahte birbirinden ayrılmaz raddededir. Yani gerçekle sahte hem hal olmuştur. Peki, ülkenin birebir ölçeğindeki harita, ülkenin kendisiyle hem hal olmuşken insanların yaşadığı fiziksel bir yansıma mıdır yoksa gerçekten insanların bulunduğu yer ülkenin kendisi midir? İşte bu simülasyondur.
Zira aralarında belli bir mesafe yoksa ne gerçekten söz edilebilir ne de düşselden. Artık modeller vasıtasıyla üretilen ve gerçeğin ancak birer simülasyon temsili olan bir dünyadan yani gerçeklikten söz edilebilir. Sayısız biçimde üretilen ve çoğaltılan gerçek, işte bu sebepten yok olmuştur.
Simülatif Zaman
Bu simülasyon döngüsünün en başat unsuru elbette kitle iletişim araçları ve yeni medyadır ki bunlar, üretip yaydıkları yapay değerlerle hakikatin yok oluş sürecini hızlandırmaktadır. Modern zamanlarda yüz yüze iletişimin yerine suretler arası sanal bir iletişimin geçtiği düşünüldüğünde, kendini sürekli yeniden üreten simüle bir dünyada yaşadığımızı fark etmemiz kolaydır. Buradaki simülasyonun toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik anlamda olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok.
Yani gerçekliğin yok olduğunu söylerken fiziki anlamda değil metafizik anlamda yok olduğunu belirtmek önemlidir. Televizyon ve yeni medya, bu simülasyonun kurulmasındaki en büyük faillerdir. Çünkü simülasyonun eksiksiz bir şekilde oluşturulabilmesi için en güçlü silah görsel medya olarak görülmektedir. Bunu odamıza kısaca bir göz atınca hemen kavrayabiliriz.
Zira orada bir adet televizyon, akıllı bir telefon, tablet ya da bilgisayar bulmak pek de zor olmayacaktır. Bu aygıtlar sayesinde gerçeklik, sadece bir görünüm şekline bürünmüştür. Bu da zihinleri bulandırmak için yeterlidir. Televizyon ya da telefonlarımızdan binlerce görüntü hızla akarken insanlar da başta kendi varlıklarına ve yaşadıkları evrene karşı yabancılaşmaktadırlar.
Medya ve Gelinen Çağ
Bu bağlamda kitle iletişim araçlarının güçlenmesiyle birlikte medyanın gösteri adında yepyeni bir çağı başlattığı ve bu göstergelerle insanlığın tarihinden bu yana biriktirdiği değerlerin anlamlarını ve hakikatlerini değiştirdiğini söylemek mümkündür. Gösteri devrinde imajın hakikate galip gelişidir bu.
Kitle iletişim araçlarından açılan bombardımandan düşen mesajların şarapnel parçaları muhataplarına isabet ederek onları hissizleştirmekte, duyarsızlaştırmakta, muhakeme yeteneklerine hayati zararlar vermektedir. Kurama göre teknoloji sayesinde üretilen sanal gerçeklik her ne kadar insanlığı ileri taşımak amacı gütse de esasında onu köreltmekten başka bir şey yapmamıştır.
İzleyiciyi anesteziye uğrayan bir hasta gibi uyutmuştur. Böyle bir dünyada Körfez, Ukrayna, Filistin gibi savaşlar televizyonda gösterildiğinde izleyicileri duyarsızlaştırmaya, yaşananları sanki bir savaş filmi izler gibi tüketmeye itmektedir. Durum tam olarak budur. Yaşanan ölümler her ne kadar gerçek olsa da televizyon ya da yeni medya araçlarından canlı bir şekilde takip edilebilen savaşlar, insana normal bir film izlenirken yaşanılan hissi vermektedir.
Çünkü izlediklerimiz sadece savaş görüntüleridir. İnfilak eden bombalar, havaya uçan evler ve diğerleri... Tıpkı Ukrayna-Rus Savaşı’nda olduğu gibi televizyonda izlenebilen tüm savaşlarda çatışma sahnelerinden başka görüntüler görememekteyiz. Şiddetin olağan bir hal aldığı savaşta televizyonda da görüntülerin olağan şiddeti görünmektedir. Böylece teknik olarak sanallaşan savaş, imgelerin sanallığıyla iyice gerçeklikten kopmaktadır.
Tv Kapanınca!
Televizyon kapanınca bomba sesleri de simülasyonda yaşayanlar için kesilmektedir. Yani savaş bitmekte her şey kaldığı yerden devam etmektedir. Kısacası yaşam, simüle edilmiş gerçeklik yüzünden toplumların parçası olduğu bir unsur değil, izleyicisi olduğu bir gösteriye dönüşmüştür. Üstelik bu gösteride gerçekler kitle iletişim araçları tarafından belirlenir haldedir. Savaşlar az önce de bahsettiğim gibi bu konuya güzel bir örnek. Irak’a, Suriye’ye ve diğer doğu coğrafyalarına düşen bombalar, batı medyasında ve dolayısıyla toplumunda, her nedense Ukrayna’ya düşen bombalar kadar tepki toplamamıştır.
Kaldı ki batı, neredeyse bağrında yaşanan Bosna katliamına da Ukrayna’da yaşananlar kadar hassas yaklaşmamıştır. Onların gerçekliği, sözüm ona seçkin efendilerinin seçtikleri simülasyonlardan ibaret görünmektedir. Savaş karşıtlığı, çocukların ve kadınların ölmemesi gibi değerler de ancak işlerine geldiğinde gündeme getirilebilecek bir gerçekliktir.
Çünkü son birkaç yüzyılda tüm savaşların sorumluları kendileridir. Yıkımların ve yağmaların baş mimarları olarak elleri kanlı vaziyette sadece masumları değil aynı zamanda gerçekliği de olabilecek en vahim şekilde katletmektedirler. Daha düne kadar Ortadoğu’nun kana bulanmasında başrol oynayan ABD ve tarih boyunca her türlü sömürüye liderlik eden İngiltere, şimdilerde ciddi ve tehditkâr bir tonla yaptırım açıklamalarını bildirmekteler. Bunda bir beis yok.
Ancak Ortadoğu’ya düşen bombalar ve etkileri her nedense batı medeniyetleri tarafından bu denli bir kararlılıkla önlenmeye çalışılmadı. Yoksa onların gerçekliği ten rengi ve din farkına göre mi değişmekte? Ve tüm dünya onların gerçeklerine göre mi dizayn edilmekte?
İşte bu sorular gerçeğin çölüne düşmüş ve gerçekle simülasyon arasındaki farkı artık göremeyecek kadar anesteziye maruz kalmış bizler için acilen cevaplanması gereken sorular. Öyle ya, bu gidişle gerçeğin çölünde yönümüzü kaybedecek ve bizlerin tek çıkış yolu olan hakikati da bir daha geri bulamamak üzere kaybedeceğiz. Ve bu elbette kaybedişlerin en acısı olacaktır.
EMRAH METE