HAYRA MI KOŞUYORSUN KENDİNDEN Mİ KAÇIYORSUN?
HAYRA MI KOŞUYORSUN KENDİNDEN Mİ KAÇIYORSUN?

Pek çoğumuz moda ifadeyle büyük resme bakmanın derdindeyiz. Bakalım tabii bunu da sorun yok hatta çok güzel. Ufku geniş tutmak, çıtayı yükseklere ayarlamak, ideal olanın peşinde koşmak insanın sınırlarını genişleten bir duruş. Fakat o büyük resme bakarken sizce de bazılarımızın gözleri yakını görme yetisini kaybetmiyor mu biraz? Gözler yakını göremez olunca gönül de miyoplaşmıyor mu?
İyi Öğretmen, Kötü Baba
Kendini öğrencilerine adayan idealist öğretmenin beyaz perdeye yansıyan hikayesi, kahramanın kusurlarını görebilmek açısından ibretliktir. Yurdun taşra bölgelerinde, ihmal edilmiş çocuklara güzel bir gelecek sunma derdiyle dertlenmiş bir öğretmendir kahramanımız. Yani kahraman bir öğretmendir. Lakin madalyonun aileye bakan yüzünde bilinen portre hiç de kahraman’a yaraşır bir görüntü vermemektedir. Zira evlatlarının nazarında babaları; başkalarının çocukları için kendi evlatlarını ihmal eden, ailenin sorumluluğunu alamamış bir babadır. Hatta belki ideallerini bir gün asıl sorumluluklarından kaçmak için kılıf haline getiren bir babadır. Evdeki evlatlar babasız, sahipsiz bırakılmıştır. Günün sonunda iyi öğretmen ama kötü baba enkazı altında kalmıştır kahramanımız.
Kitaplar ile Hayat Arasındaki Derin Yarık
Çok okuyup kendini ilme adayan aydınımızın durumu da pek farklı değildir. Akademik dünyaya, edebi kamuya saldığı projeksiyon ışığı, aynaya baktığında gözünü kamaştırır. İlmin körleştirdiği bu aydın tipinin kendine ve gündelik, gerçek hayata dair yargıların güdükleşmiştir. Kitaplar ile hayat arasındaki bu derin yarık, aydın’ımıza sık sık ve yorucu bir şekilde hatırlatır kendini. Lakin geri dönüş zordur, artık o, fildişi kulesinden fanilerin zavallı hayatını gıpta ile seyretmektedir. Büyük idealler peşinde yol alırken hayatı kaçırmak aydınımızın içinden çıkamadığı ikilemdir.
Mumlar Çok, Dipler Işıksız
O meşhur “Dünyayı kurtarırken komşusunun hastalığından bihaber insan” da büyük resmin büyüsüne kapılanlar arasındadır. İdealler vardır, toplumun ona ihtiyacı vardır. Lakin bir de komşu vardır. Eş vardır, arkadaş vardır. Bunca var’lık içinde yok’luk olmaz mı? O da çoktur. Zaman yok’tur, enerji yok’tur mesela. Yardım kuruluşlarında çalışıp dünyanın öbür ucuna giden insan için bu var-yok sorununun çözümü “ben dünyayı kurtarayım, komşuluğu başkaları kurtarır” tesellisi ile mümkündür ancak. “Mum dibini ısıtmaz” derler, doğrudur. Lakin herkesin mum olmaya çalıştığı bir yerde dipteki, derindeki ilişkileri kim ışıtacak bir gün kim ısıtacaktır?
Aferin Alamayacağımız Basit İşler
Niyetle başlar her şey. Niyet hayırların anahtarı olduğu kadar şerlerin de anahtarı olabilir. Mum olup etrafı aydınlatma gayretinin altındaki gömülü sebep, gerçek bir hayatın sorumluluğunu taşıyamamak olabilir.
Başkalarının yarasına merhem taşımak için koşarken kendi kusurlarımızdan uzaklaşmak istiyoruzdur belki de tersinden söyleyeyim; kusurlarımızla, eksiklerimizle yüzleşmemek için; zaten yapmamız gerektiğinden “aferin” alamayacağımız görevlerimizden kaçmak için büyük resme doğru koşarak kendimizden kaçıyoruzdur belki. Anne babamızdan, evladımızdan, eşimizden, akrabamızdan…
Bazen de sebep gündelik hayatın ufak problemleriyle uğraşmayacak kadar kendini büyük insan kategorisinde görmektir. Yetim çocuklar yararına düzenlenen kermes için pastalar yapan evladın, evde annesinin yükünü azaltmak için bulaşık yıkamayı zül görmesi gibi…
İnsanın gözü hem yakını hem uzağı göremiyorsa kusurludur. Topluma karşı görevlerimiz olduğunu bilmek, bu görevin ifası için emek ve zaman harcamak paha biçilemez değerdedir. Ancak uzağı bu kadar iyi görürken en başta kendimiz, kalbimiz, ahlakımız olmak üzere yakınımızdakilere karşı görme kusurları yaşıyorsak iyi bir yere varamamışız demektir. Etrafımızdaki eksik ve kusurları tespit etmek kadar kendimizdeki eksik ve kusurları da tespit etmek, düzeltmek durumundayız. Bunun için de hayatı uzaktan izlemek yerine yaşamak zorundayız; anne babamız, evladımız, eşimiz, akrabamız, komşumuzla beraber…