HANGİ DİLİ KONUŞUYORUZ? HANGİ DİLDEN ANLIYORUZ?
Kaç dil biliyorsunuz? Durun, aklınıza hemen okullarda yer yer seçmeli yer yer zorla okutulan yabancı diller gelmesin. Merak ettiğimiz, yabancısı olduğumuz diller değil. Kullandığınız diller neler? Evde, okulda, iş yerinde, mahallede, düğün dernekte, trafikte, sosyal medyada ve siz her neredeyseniz orada…
Dil, bizimle yaşar. Öyle bir yaşar ki yan yana gelmiş harflerden oluşan kelimeler bir anda ruhumuza dokunur, ağlayacakken güldürür, nereden geldiği belli olmayan yabancı ifadelere karışıp “Bu ne demek şimdi?” diye düşündürür. Kültürel kodlarımızı, tarihimizi, geldiğimiz noktayı; kendi hikâyemizi buluruz yaşayan dilimizde. Haydi, ufak bir gezinti yapalım şimdi. Karşımıza neler çıkıyor, gündelik hayatta kullandığımız dil bize neler anlatıyor?
“Aşıksan Vur Saza, Şoförsen Bas Gaza”
Büyükşehirlerde yaşayanların daha çok maruz kaldığı trafik sorununu düşünelim mesela. Eve gidip gelirken trafikte saatlerimiz geçer. Bu, kimimiz için belki de günümüzün büyük bir kısmı demektir. Saatlerce araçların içinde olan insanların kendilerini ifade etme şekilleri de sadece konuşarak olmaz. Bazen bir kornayla bazen arabanın sadece markasıyla bazen de arka cama yazılan yazılarla, amblemlerle ifade ederiz kendimizi. İşte bu, zamanla ortak trafik dilini oluşturur. Artık bir bakışta önümüzdeki arabanın kullanıcısı hakkında bilgi sahibi oluveririz. Dil, arabanın markasına ya da arabayı kullanan kişinin geldiği kültüre göre değişkenlik gösterebilir. Mesela sıradan bir arabanın arkasına yazılanla lüks bir arabanın arkasına yapıştırılan “Baby on board” yazısı bir değildir.
Ömrü yollarda geçen kamyon şoförünün kendini ifade edebileceği yer de yollardır ve o da kamyonunun arkasına nakış gibi işler sözlerini. “Biz kimseyi yarı yolda bırakmadık onlar müsait bir yerde indiler”, “Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza” gibi manidar sözler kendi dilini oluşturmuştur. Arabesk şarkıların etkisiyle oluşan bu dile “yol edebiyatı” da denilebilir. Hasılı şoförün hayata bakışıyla özdeşleşen yollar bir felsefe bulmuştur artık; duygu ve düşüncelerin ifade alanı da “kamyon” olmuştur.
Duvarların Dili Olsa
Sokaklarda sadece araba camlarına yazılan yazılar değildir karşımıza çıkanlar. “Dili olsa da konuşsa” dediğimiz duvarlar da pek çok yaşanmışlığı gösterir. Duvar yazılarının tıpkı araba camlarındaki yazılar gibi kimlikleri hatta toplumsal yönleri vardır. Aslında duvar yazıları yazının icadından bile önce çıkar karşımıza. Tabii o zamanların mağara duvarlarına çizilen sembolleri; şimdilerde isyanın, romantik mesajların, politik kaygıların yazıyla ifade edildiği bir dile dönüştü.
Dünyanın her yerinde karşınıza çıkan bu dışa vurum örneği aslında her dönemde kendi dilini oluşturuyor. 60’lar, 70’ler, 80’lerde daha çok politik ve sanat kaygısı taşıyan duvarlar gözümüze çarparken günümüzde bu alan artık yerini Facebook, Twitter vb. mecralardaki sanal duvarlara bıraktı. Ama tabii ki duvarlar yine boş kalmadı.
Günümüzde daha çok popüler ifadelerle karşılaşsak da yine mesaj içerikli, manidar sözler mevcut. “Semt bizim, ev kira”, “Ülke güzel de çevresi kötü” gibi ekonomik sorunları esprili bir şekilde anlatan yazılar da var; “Hayat bir sınavsa adımı yazar çıkarım”, “Poşet çayların yanında demliklerin safındayım”, “Napim senden mesaj gelmeyecek ayfon’u” gibi kişisel serzenişler de… Daha çok mizah içerikli bu dilin taşıyıcısı olan, sistemle kavgalı gençlerin ortak noktası ise tabii ki görünür olma isteği…
Slm Cnm, Nbr?
Sanal mecralarda saniyeler içinde bir sürü bilgiye maruz kalabiliyoruz. Teknolojinin hız pazarladığı dünyamızda kelimelerimiz de giderek kısalıyor, hatta sembolleşiyor. “SMS Dili” ya da “Twitter Jargonu” diyebileceğimiz kavramlar çıkıyor. “Mrb, Slm, Nbr, Cnm, ARO” vb. kısaltmaları kolaylıkla hayatımıza dahil edebiliyoruz. Bu normalleşme argo sözcükleri, küfürleri bile sempatik bir kılıfa sokabiliyor üstelik. Gençler arasında çok popüler olan “caps” trendi her cümlenin sonuna kısaltmalı bir küfrü, argo sözü gerektiriyor neredeyse. Sanki kısaltma yapılınca daha normalmiş gibi gülüp geçebiliyoruz yazılanlara. Ama yazıldığı gibi okunmadığını, göz görünce dilin de yavaş yavaş alışacağını hepimiz biliyoruz!
Dil bizi gösteren bir kimlik, dışarıya açılan bir kapıdır. Alman Filozof Heidegger de buna yakın bir tasvirde bulunuyor. “Dil insanın evidir” diyor. Mehmet Kaplan “Kültür ve Dil” kitabında bu sözle ilgili evin dışının tabiata, içinin ise insana özgü olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor ve dilimizin de kalıbını belirlerken bu kıstası göz önünde bulundurmamızı öneriyor. Şimdi her şeyi bir kenara bırakalım ve düşünelim. Verilen selama misliyle karşılık vermemizi isteyen Efendimize ﷺ ; “S.A” diye selam verirken bile cimrileştiğimizi, “A.S” diyerek selam almamızı; hangi teknolojiyle, nasıl açıklayacağız?
Evimizde Ne Varsa Dilimizde O
Cemil Meriç, “Dil cemiyetle beraber yürür. Cemiyeti de dili de ayakta tutan geleneklerdir. Dil gölgesidir cemiyetin. Cemiyeti geride bırakıp dörtnala koşmaz” diyor. Kullandığımız ya da kullanıldığına yakından tanık olduğumuz diller kadar kaybettiğimiz diller de önemli bu tanımda. Hani selam alırken bile cimrileştiğimiz şu sıralarda, iletişim kurarken nefret söylemlerine çok daha kolay kapıldığımızı; saygı, sevgi, anlayış gibi nezakete dayanan geleneklerimizi nasıl kaybettiğimizi hatırlayalım. O zaman yeni diller öğrenirken çok uzaklara gitmemize de gerek kalmaz aslında. Bizler kendimizden uzaklaştıkça zaten dilimiz de yenil(en)meye başlayacak. Artık bu durumda hangi cemiyetin diliyle yürüyoruz, hangi cemiyetin dilinden kaçıyoruz karar vermeliyiz.