Ana sayfa

Ecdadin vakarini yeni̇den nasil kazaniriz?

Ecdadin vakarini yeni̇den nasil kazaniriz?

Osmanlı topraklarına gelen Avrupalı seyyahların asırlar boyunca dikkat çektikleri bir husus vardır. Osmanlı halkının vakarlı, kendinden emin hareket ve tavırları... Osmanlı derken müslüman halktan bahsediyoruz. İkinci Bayezid devrinde Osmanlı topraklarında on sekiz yıl esir olan Macar György, hürriyetine kavuşunca, müslümanları kötülemek için bir eser yazar. Ne tuhaf ki eser boyunca müslümanların edeplerini, temizliklerini ve kendilerine güvenlerini anlatır. Sonraki asırlarda gelen seyyahlar ve yabancı devletlerin elçileri de benzer tasvirlerle anlatır müslüman ecdadımızı.

1712 yılında İngiltere elçisinin eşi olarak Belgrad’dan Osmanlı topraklarına girip Saraybosna, Sofya, Edirne ve İstanbul’da müslüman evlerinde misafir edilen, sadrazamın hanımı tarafından ağırlanan Lady Mary Montagu’nun mektuplarında müslüman kadınların ne kadar mütevazı ve kendinden emin olduklarını okuruz. İngiltere sarayında ve şatolarda birbirine burun kıvıran, elbiseleriyle birbiriyle yarışan, hizmetkârları küçümseyen kadınlardan bahsederken Osmanlı’da üst düzey devlet erkânının hanımlarının nasıl sade bir hayata sahip olduklarını, kimseyi küçümsemediklerini, misafirlerini güzel cümlelerle, güler yüzle karşıladıklarını anlatır.

Kalpte İman Olunca

Yabancıların tarih boyunca müslümanlarda gördükleri vakar ve kendinden emin tavırlar imanın ve İslâm ahlâkının yansımasıdır. Çünkü iman sahibi kimse, sadece Allah’tan korkar, Allah için yapar ve hayata bu gözle bakar. Nitekim âyet-i kerimede;

“Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür” buyruluyor. (Âl-i İmrân, 139)

Ashab-ı Kiram i -Allah onlardan razı olsun- az iken sabırlı ve zulme karşı korkusuz kılan bu imandı. Mekke’den başlayıp Medine’de devam eden mücadele üç kıtaya yayıldığında Ashab-ı Kiram Efendilerimiz’de değişen hiçbir şey olmadı. Allah rızası için, kendilerinden emin bir şekilde devasa ordulara ve devletlere karşı ayakta kaldılar. Çöl kültüründen gelmelerine rağmen, devrin gelişmiş Roma ve Fars medeniyetine karşı bu kendilerine olan güven sayesinde üstünlük sağladılar. İslâm’ı çok geniş kitlelere anlattılar, yaydılar.

Aslında kendilerine güven dediğimiz, dinimiz İslâm’ın tek doğru din olduğuna ve ondan başka hakikatin olamayacağından tam emin olmalarıydı. Yani ikilem içinde olmadılar, şüpheye düşmediler. Kibirlenmediler, kimseyi küçümsemediler, yalan söylemediler, aldatmadılar. Güzel ahlâkları, gittikleri her yeri gülistana çevirdi. Öyle ki tek bir sahabi, tabiîn ve sonradan gelen nesillerden olan Müslümanlar, koca bir gayr-i müslim şehirde dikkat çektiler, herkes onların güzel ahlâkını, vakarını, cesaretini, dürüstlüğünü konuştu. Böylece bazı uzak memleketler Müslüman tüccarlar vesilesiyle İslâm’ı kabul ettiler.

Vakarlı Bir Gençlik

Ashab-ı Kiram’ın ilk zamanlarda çoğunluğu gençlerden oluşuyordu. Bazıları henüz ilk gençlik çağındaydılar. Allah Resulü’nün onlara verdiği komutanlık, elçilik, muallimlik ve valilik gibi görevleri, iman kaynaklı özgüven sayesinde hakkıyla yerine getirdiler.

Tarih boyunca İslâm topraklarında ilim öğrenmeye ve gençlerin müslüman şuuruyla yetişmesine büyük önem verildi. İslâm tarihinden kahramanlar, itikadımız ve tarihimiz bu şuurla öğretildi. Müslümanlar, son bir buçuk asra gelinceye kadar hiçbir zaman, yenilseler bile, eziklik hissetmediler, mağlubiyet psikolojisine kapılmadılar. Dinlerine güvenleri sayesinde güzel ahlâkla herkese muamelede bulundular, adaleti yerine getirdiler.

Bugün ekonomik refah seviyesi yüksek ve oldukça güçlü Batı toplumlarının gücü, onları adaletli olmaya ve dürüstlüğe sevk etmiyor. Çünkü imanları yok, güzel ahlâkı öğretecek bir dine mensup değiller. Mazlumlara daha fazla zulmediyorlar. Adalet deyince sadece kendi içlerindeki adaletten bahsediyorlar ki bu da haklıdan ziyade sadece güçlüden yana bir adalet.

İman sahibi, itikadı sağlam, salih amel ve güzel ahlâk ile donanmış genç nesiller asla ezikliğe düşmezler, doğruluktan sapmazlar. Bizim özellikle Osmanlı sonrasında yaşadığımız toplumsal özgüvensizliğin yahut ezikliğin birçok sebebi vardır. Bunun birinci sebebi itikadın sağlam öğretilmeyişi, İslâm dininin diğer batıl dinlere karşı üstünlüklerinin kavratılmayışıdır. Bunun yanında kendi tarihimizi öğretemeyişimiz hatta karalamaya kalkışmalar bu özgüvensizliğin sebeplerindendir.

Bunun yanında onca zulümlerine karşı Batı toplumlarının yeni nesle örnek medeniyet olarak öğretilmesi; her türlü sosyal, ekonomik ve teknolojik gelişmenin tek kaynağının Batı olarak gösterilmesi ve anlatılması bir diğer sebeptir. Oysa Batı toplumları tarih boyunca birbirine zulmetmiştir, sadece son asırda gerçekleşen iki dünya savaşında 120 milyondan fazla insanın ölmesine sebep olmuşlardır.

Günümüzde de sahipsiz toplumları sömürmeye devam eden, kardeşine bile karşılıksız yardım etmeyen bir toplumdur Batı. Bütün bunlara rağmen kendi kanlı tarihlerini saklayan, allayıp pullayarak anlatan Batılılar, bizim tarihimizi ise kara propaganda ile kötülemeye çalışır. Bunu Suriye, Filistin, Libya, Arakan ve Karabağ gibi mazlum coğrafyalarda nasıl davrandıklarına, nasıl haber yapıp neleri sakladıklarına bakarak bile görebiliriz.

Çare Nerede?

Bize düşen; iman sahibi, dünya ve ahiret için güzel niyetlerle kalbini donatmış, güzel amellerle hayatı süslemeye çalışan, kendi haklarından taviz vermeyen; tarihini, düşmanlarını öğrenen ve bilen; Batı’ya karşı eziklik hissine kapılmadan kendi dinine, diline ve vatanına sahip çıkan; müslüman kardeşleriyle birlik olarak hakikat olan sözü bayraklaştıran müslümanlar olmamızdır. İman sahibi, kendinden emin, şuurlu bir nesil için bilmek, cesareti artırır; yenilmek ise karamsarlığa düşürmez, hakikatten ayırmaz, hakkını savunmaya sevk eder. Sözü Osmanlı’nın paramparça olup bütün vatan toprağının işgal edildiği bir zamanda Mehmed Akif merhum tarafından yazılan İstiklâl Marşı’ndaki özgüven ve ruhta bulacağımızı söyleyerek bitirelim:

“Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar / Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.”

ALİ SÖZER