İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN
İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN
“Yeni ideolojiler, açıkça savaştan yana çıkarak, İslam’ın savaşçı olmasını dilleriyle değilse de durumları ve davranışlarıyla onayladılar. Ama onlar barış savaşçısı olamadılar, İslam gibi. Terör savaşçısı oldular. Terörse, bir parça karanlık, bir parça ölümden başka bir şey değil. Onların savaşlarına ötekinin eli değmediğinden pusatları paslanır, zaferleri çıkmaz kin lekesiyle kirlenir. Çocuk öldürür onlar, kadın öldürürler. Onların savaşının yemişi iskelettir. Bizim savaşımızınkiyse barış.” (Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde)
İnanç ve değerlerimiz bizlere çift yönlü ideal bir hayat yolu çizer; hem madde hem de mana âleminde nerede olacağımız, duracağımız hususunda fikir temelleri kurdurur. Ümitlerimiz, hayallerimiz hep bu zemin üzerinde gelişip yükselir. Gördüğümüz ve işittiğimiz her şeyi bunlarla yorumlar, irademizi hangi cihetten yana kullanacağımızın kararına yine bunlarla varırız. Fakat bu düşünce ve akideler kendi varlığımızla olduğu kadar yakın ve uzak çevremizle de doğrudan ilgilidir. Çünkü onlarla yaşar, yürür, paylaşırız; hatta yine onlarla mücadele eder, tartışır, ayrılığa düşeriz. Tüm bu ayrılıklar, paylaşmalar ise çürük, temelsiz inançlarla mankurtlaşanlar ile hakikat yolunda serden geçenler arasında başlayıp, geniş kutuplara uzanır gider. Bu anlamda hak ve doğruluk yolunda ikbal sancağına sarılanlar aynı saadetli ülkü çatısının altında yer alırken, bidat ve sapkınlık bataklığındaki nice zalim, vahşi, tahripkâr; zulüm perdesinin gölgesinde çırpınır durur. Bütün sancılar da böylece birbiri ardınca teselsül halinde ilerler. Birileri batılın kırılmaz denilen saneminin boynuna balta asarken, birileri de Amr b. Luhay’ın putlarının peşinden inatla, öfkeyle, kinle koşar. İşte tarih boyunca bütün çatlamalar, savaşlar, kırılmalar hep bu gerçek üzerinde şekillenmiştir.
Barış İçin Gelen Savaşlar
Devletler de insanlar gibi inançlarla, hislerle, duygularla gelişir; kurallarını ve prensiplerini bu şekilde sabit hale getirirler. Bir milletin beslendiği ruh, taklit ettiği kahramanlar, tabi olduğu önderler fert fert bütün topluma yapması gerekenleri söyler, vurgular; vazife verir. Bu yönden düşünüldüğünde geçmişe bakmak bugünü anlamakla mürekkeptir.
Emperyalist ideolojilerle kuru-lan, işgali emel, katli vazife, sömürüyü hedef bilenler ile “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” mottosunu kendine düstur edinenler şüphesiz aynı safta, aynı cephede yer alamazlar.
Zulüm, veba hastalığı gibi bereketli topraklar üzerinde gezerken, ruhunu ve benliğini şeytana adayanlarla savaşmak her cihetten insan için rasyonel bir zorunluluktur. Bu gerçeği görmek için Fatihler, Yavuzlar, Süleymanlar hem bize hem de tüm dünyaya yeterlidir. Onların savaşı; barışın çobanı, huzurun müjdeleyici ulağı, mazlumun hayat yapraklarına serlevhaydı. Bugünse bizlerin mana âlemi onlarla doludur. Her hareketimiz onların bize öğrettiği, nasihat verdiği doğrultudadır, Nurettin Topçu’nun dediği gibi: “Beş yüz bir sene evvel bugün Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u aldı. Bu, tarih hadisesidir. Bizi kendisine bağlayan bu hadise değil, belki bu hadisenin arkasına gizlenen iradedir. Biz bu iradenin sahibi olan insana dikkatle bakıyoruz. Ona hayalimizde olsun benzemenin imkânını tasavvur ederek ümitleniyoruz. Bu ümit bir dua gibidir…”
“Er Meydanından Kaçanları Ahirette Ateş, Dünyada da Rezillik ve Rüsvalık Bekliyor!”
Sultan Alparslan 1071 tarihinde Malazgirt’te yalnızca büyük bir savaş kazanmadı. Bizlere kim olduğumuzu, varlık sebebimizi ve ne için mücadele ettiğimizi de hatırlatarak asırlık Kızılelmamızın en genel hatlarını çizdi. “Ebü’l-Feth” lakabıyla meşhur ulu sultan, 26 Ağustos tarihinde savaş meydanında ordusuna cuma namazını kıldırdıktan sonra yağız atına binip üzerindeki kefenle bahadır askerlerine şu konuşmayı yaptı:
“Askerlerim! Kumandanlarım! Yiğitlerim! Bugün karşınızda ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var. Bugün ben de sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım. Allah’tan ﷻ başka bir sultan yoktur! Sayıca her ne kadar az olsak da ve düşman… Her ne kadar bizden çoksa da bütün Müslümanların, muzaffer olmamız için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Bundan sonra artık ya zafer kazanırız ya da şehit olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün! Ben memleket için, İslam için ölüme koşuyorum. Benimle birlikte gelip kendilerini Yüce Allah’a ﷻ adayanlardan şehit olanlar cennete, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklar. Er meydanından kaçanları ahirette ateş, dünyada da rezillik ve rüsvalık bekliyor!”