Vakif medeni̇yeti̇ni̇n hafizasi vakfi̇yeler

İslâm medeniyeti bir ilim medeniyetidir. Efendimiz ashabına İslâm’ın emirlerini ve kendisinden öğrendiklerini, gördüklerini sonraki nesillere aktarmalarını emir buyurmuştur. Henüz Efendimiz hayatta iken hadis-i şerifleri yazarak kaydeden sahabiler vardır. Daha sonra da Dört Halife devrinden itibaren bu kayda alma, bir ilmi yazarak sonraki nesillere aktarma işi yaygın bir usul haline gelmiştir. Hatta yazılmış ilk risaleler, bir âlimin meclisinde ilim tahsil eden talebeler tarafından hocalarından rivayet olarak kaleme alınmıştır. Kayıt altına alınarak sonraki nesillere ulaştırılanlar arasında âlimlerin fetvaları, mahkeme kayıtları/şeriyye sicilleri ve vakfiyeler de vardır. Özellikle bu kayıtlar içinde vakfiyeler bizlere bilgiler sunar.
Vakfiye Nedir?
Vakfiye “Vakfedilen bir malın hangi hayır işlerinde kullanılacağını, ne şekilde yönetileceğini gösteren senet”tir. Vakıfnâme diye de bilinir. İlk vakfiyeyi, Ömer’in yazdığını ve vakıf şartlarını kaydettiğini kaynaklarımızdan öğreniyoruz. Aslında ilk vakfı bırakan ve şartlarını belirleyerek müminlere örnek olan Efendimiz . Onun tavsiyeleriyle vakıf bırakan başka sahabiler de olmuştur. Aslında vakfiyelerin ortaya çıkması zarurettendir. Çünkü vâkıf, yani vakfeden kişi şartlarını belirleyerek Allah rızası için bir mülkü bırakır.
Zamanla vâkıfın şartlarının tam manasıyla yerine getirilmeme riski ve hatta bazı yerlerde vakıf şartlarının bozulması vakfiyeleri mecbur kılmıştır. Böylece vakfiyeler tesis edilen vakfın nasıl idare edileceği, nerelere, ne gibi harcamalar yapılacağı, kaç kişinin çalışacağı, bunlara ne kadar maaş ödeneceği, harcamaların hangi gelirlerle karşılanacağı, vakıftan kimlerin ne şekilde faydalanacağı gibi hususların vâkıf tarafından yazılarak belirtilmesiyle oluşmuştur.
Vakfiyelerde öncelikle Allah I’nın emrine uymak noktasında infak ve tasadduk ile alakalı ayet-i kerimeler yazılmıştır: “Gönül hoşluğuyla ödünç vermek” (Hadîd, 18; Müzzemmil, 20), “Allah yolunda mal harcamak” (Bakara, 195, 261), “fakiri yedirip içirmek” (Fecr, 18; Mâûn, 3), “sadaka vermek” (Nisâ, 114), “hayrat yapmakta yarışmak” (Bakara, 148; Âl-i İmrân, 114).
İslâm tarihinde erken döneme dair vakfiyeler elimizde üç şekilde ulaşmıştır. Bunlardan ilki az da olsa, vakfiyelerin orijinal halidir. Fakat bu tarz belgeler, hicri 7. asırdan itibaren elimize ulaşmıştır ve daha çok kâğıt tomarı şeklindedir. İkinci şekil ise kitabelerdir. Kâğıt üzerindeki vakfiyelerin kaybolması, zamanla yıpranması göz önünde bulundurularak vakıf için inşa edilen cami, medrese, tekke, hamam, kervansaray, çeşme ve köprü gibi yapılara vakfiyenin özeti olacak metinler yazılmıştır.
Kitabe vakfiye metinleri kısa olsa da, kim tarafından vakfedildiği, niçin vakfedildiği, vakfediş tarihi gibi hususları barındırması bakımından oldukça kıymetlidir. Taş üzere yazılmış olması, bina yıkılmış olsa bile kitabenin korunmasına da imkân sağlamıştır. Günümüzde binası olmayıp kitabesi korunan vakfiyeler vardır. Üçüncü şekil ise vakfiye metninin yıpranma dolayısıyla temize çekilerek suretinin çıkarılmasıdır. Bu da vesika ömrü olarak asıl dönemden kalmamış olsa da metnin tıpkı yazımı sebebiyle oldukça önemlidir. Selçuklu ve Beylikler dönemine ait vakfiyelerin bir kısmı bu yöntemle günümüze kadar ulaşmış ve Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde muhafaza altındadır.
Asırların Hafızası
Vakfiyeler tarihî birer belge olmasının yanında sosyal tarih, ekonomi ve kültür tarihi araştırmaları için önemli bilgiler içeren değerli kaynaklardır. Bilhassa mescid, medrese, dârüşşifâ, hankah ve kervansaraylara ait vakfiyeler eğitim, tıp, sanat ve mimari tarihi araştırmaları için diğer kaynaklarda hemen hiç bulunmayan bilgiler içermektedir. Bunlar arasında sıradan insanların, köylülerin, sanat ve ticaret erbabının gündelik hayatlarına dair mâlûmat özellikle dikkate değerdir.
Mesela bazı uç kesimlerde, bir sultana yahut vezirlere ait vakfiyeler üzerinden bir devletin yahut emirliğin sınırlarını, o kişinin hangi tarihte hayatta olduğunu öğreniriz. Vakfiyeler, vakıf binaları hakkında da bilgi içerir, ne maksatla yapıldığını belirtir. Vakfedilen mülkün gelirleri ve ödenen maaşlar üzerinden o dönemin ekonomisi hakkında bilgi verir. Vakıf çeşitleri ve insanların ihtiyaçları bakımından sosyal olarak da bilgiler elde ederiz. Mesela mühtedilere yardım için vakıf kurulması, böyle bir ihtiyacın varlığını bizlere öğretir.
Yine Selçuklular döneminden kalmış bir vakfiye suretinden vakfın kimler için kurulduğuna, kadrosuna ve idaresine kadar bilgiler verilir Vakfiyede medresenin Şâfiîler için yaptırıldığı, vakfedilen arazi, çarşı ve dükkânlardan elde edilen gelirlerin medreseye tahsis edildiği, buraya Şâfiî bir müderris, bir vâiz, bir hazînü’l-kütüb, bir mukrî, Arap dili gramerini öğretecek bir hoca tayin edildiği, ferrâş ve kapıcıların da Şâfiî olması gerektiği belirtilmiş; ayrıca nâib, mütevelli, muîd, vâiz, müftü, nâzıru’l-vakf, hattat, müstensih ve hâdimlerden teşekkül eden personele de vakıf gelirlerinden tahsisat ayrılacağı, vakfın yönetiminin Nizâmülmülk ve evlâdına ait olduğu kaydedilmiştir
Vakfiyelerin dili genelde Arapça’dır. Fakat Anadolu’da 13. yüzyıldan itibaren Farsça, Türkçe ve Moğolca vakfiyeler de yazılmıştır. Mesela Orhan Gazi’nin İznik’te kurduğu medresenin vakfiyesi Farsçadır. Daha sonraki sultanların vakfiyeleri ise Arapçadır. Bu vakfiyelerin zamanla Türkçeye tercüme edilmesi ise devlet işlerinde kolaylık sağlamak için başvurulmuş bir yöntemdir.
Zira vakıfların şartlarını ve ekonomik olarak şartına uygun işlerliğini sağlamak için Arapça vakfiyelerin bir kısmı tercüme edilmiştir. Osmanlı arşivleri vakıf ahkâmı ve vakfiyeler bakımından çok zengindir. Zamanla büyük vakıfların, özellikle selatin vakıflarının vakfiye metinlerinin kitap halinde tertip edilmesi, dikkate değerdir. Şer’iyye Sicilleri, resmî yazışmalar, tereke defterler, tahrîr defterleri Osmanlı vakıf ruhunun birinci dereceden belgeleridir ve bu belgelerin sayıları milyonları bulmaktadır.
Hülasa olarak vakfiyeler vakfın kimliği gibidir. Kim tarafından vakfedildiğini, kimlerin mütevelli bırakıldığını, vakfın hangi hizmetler için tesis edildiğini, nerede ve ne kadar mülk içerdiğini, kadrosunun kimlerden oluşacağını, kadroda istihdam edilecek kişilerde aranacak şartları, kıyamete kadar vakfın geçerli olduğunu ve benzeri bilgileri doğrudan bilgimize sunar. Son olarak, vakfiyeler, ecdadımızın dünyayı nasıl anladığını, yaşadıkları dönemde nasıl yaşadığını, ahiret için neler hazırladığını, dört kıtaya bu ruh ile ulaştığını bizlere anlatan mektuplardır.
ALİ SÖZER