TEDAVİYİ DOĞRU YERDE ARAMAK
TEDAVİYİ DOĞRU YERDE ARAMAK
İlim adına konuşan her türden ehliyetsiz insanla karşılaştığımız şu zamanda ehl-i sünnet çizgisinde yürüyen alimlerle aynı kervanda yol alarak hakikate yönelmek bir Müslüman için en elzem meseledir. Zira unutmamak lazımdır ki beden için gıda neyse ruh için de sağlam, hakiki ilim odur. Sağlıksız gıdalar bedenin ahengini nasıl bozup hasta ediyorsa yanlış bilgide ruhumuzun ahengini bozup hasta eder.
Peygamber Efendimiz ﷺ “Hikmet, müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almalıdır” (Tirmizî, İlim, 19) buyurarak bizi hakiki ilmi bulmanın, onun peşine düşmenin derdinde olmaya davet etmektedir. Resûlullah’ın ﷺ, “Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kafir olarak akşamlayacaktır. Ancak Allah’ın ﷻ ilim ile (kalbini) ihya ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnadır” (Müslim, Îman, 186) hadisi şerifinde işaret edip uyardığı zamanlardayız. Bu hallerin mutlaka irade hastalıklarıyla yakın alakası vardır. İrademizin hasta olduğuna dair ise iki alamet vardır.
Birinci alamet; içinden kopup gelen herhangi bir arzuya, bir fikre hâkim olamamaktır, kişinin arzusuna karşı direnç gösterememesidir ki bu, iradenin hastalığına büyük delildir. Zira kendisini frenleme gücü olmayan kişi hevesine yenilerek peşinden gittiği kimsenin fikrine şuursuz bir biçimde tabi olur. Bazen de mevkisini kaybetmemek için buna bile isteye başvurur. İradenin hastalığına delil olan ikinci alamet ise bir fiile karar verme hususundaki mutlak ehliyetsizliktir. Yani zihinle muhakemesi iyi, maksat ve gayesi tam açık, lazım gelen her türlü tedbirleri de gayet güzel ve tam olarak düşünebilen insanın bir türlü fiil sahasına geçiş yapamaması...
“Haram bellidir, helaller de bellidir” buyuran Peygamber Efendimiz’e ﷺ tabii olup ruhumuza galebe çalan bu hastalıklardan kurtulmanın yolu ise ilmin hakikatini yaşayan, gönül dostu ehil bir tabibe müracaat etmektir. Unutmamalı ki irade ve kalp tedavisi, vücut tedavimizden daha az mühim değildir.
Yanlışlığa Kızıp Doğrudan Uzaklaşma
Hak; doğruluğu ve varlığı kesin olarak bilinen demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de 247 yerde geçen “hak” kelimesi ayetlerin çoğunda batılın zıttı olarak kullanılmıştır.
Batıl; boşa gitmek, temelsiz ve devamsız olmak kökünden gelen “butlan” kelimesinden gelir. Türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 36 defa geçmektedir.
Furkan ise; hak ile batılı ayıran kur’anî bir terimdir. Hak ile batılın mücadelesi asrımızda ortaya çıkmadı. Dünya yaratıldığından beri var olan ve kıyamete kadar da devam edecek bu mücadelede hak ile batıl ayırmak kadar hakkın tarafında yer almak da son derece önemlidir.
İnsanın bu zorlu yolda yalnız kendisine güvenmesi ahmaklık, “Bu zamanda kime güveneceğimizi şaşırdık” demesi ise sadece sorumluluk altına girmekten kaçınmak olur. Zira temel kaynağımız Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i seniyyeyi tüm hayatına tatbik eden Allah’ın ﷻ veli kulları bizlere yol göstermek için vardır, kıyamete kadar da var olacaktır, Yeter ki hak nazarıyla bakmasını bilelim.
Batıl ne kadar çok ise hak olan da mutlak suretle vardır. Allah Teâlâ birçok ayette “Düşünmez misiniz?”, “Akıl etmez misiniz?” Buyurarak bizleri bu arayışa çağırıyor. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ayeti de bu konuda bize ışık tutuyor. Bilmeyenleri görüp de bilenlerden uzak düşmek bizi yalnızlığa iter ki Allah’ın ﷻ bizden istediği birlik olmamızdır. Bu yalnızlık, ümitsizlik hali ne yazık ki hayatımızın her alanına sirayet etmiş durumda. Sadece dini yaşantı sahasında değil... Bu ise bizi dar bir kalıba sokup manevi dünyamızda tedavisi zor rahatsızlıkların zuhur etmesine sebep oluyor. Bunu aşmak için önce düşünmek, sonra güzelin, doğrunun peşine düşüp derdin devasına ulaşmak gerekiyor.