Maçi sayiyla mi kazanmak nakavtla mi almak?

Roman ile öykünün birbiriyle ilişkilendirilmesi ve karşılaştırılması, öteden beri kafaları meşgul eden bir konu olagelmiştir. “Arkadaş, nedir bu roman ve öykü, yok mu basitçe anlatacak biri?” diye soruyor ve bu sorunuza kısa veya tek bir cevap alamıyorsanız telaşlanmayın; çünkü böyle bir cevap yok!
Birçok kavram gibi roman ve öykünün de neliği konusunda evrensel, tek bir tanım bulmak zor. Zira dönemden döneme farklılıklar gösteren türlerden bahsediyoruz. İyisi mi biz, ikisi arasında kesin hatlar ortaya koymaktan ziyade, birbirlerinden ayrıldıkları noktalara değinelim. Tabii, sayfa sayısı, kapsamı vb. bariz hususların ötesindeki farklılıkları kastediyorum.
Meseleyi temelden alırsak, çıkış noktasında iki türün ne gibi bir ilişkisi var, sorusunda Yalın Alpay’a kulak vermekte fayda var. Şunları söylüyor Alpay:
“Tarihsel bir kitle iletişim aracı olarak roman her zaman yoktu. Her zaman olan şey, anlatının kendisiydi, öykülemeydi. Çünkü dünyayı kavramak mümkün değildir ama dünyaya dair öyküleri kavramak mümkündür.”
Alpay’ın bu açıklaması hem dikkat çekici hem de temelde anlatının olduğunun altını çizmesi bakımından iyi bir başlangıç. Devamında söyledikleriyle ise Batılı anlamda roman türüne nasıl gelindiğini, konunun arka planını güzelce özetliyor:
“Dünyayı, dünyaya ilişkin temsiller aracılığıyla ancak zihnimizde temsil edebiliriz. Roman, bu temsil biçimlerinden bir tanesidir fakat modern dönemde ortaya çıktığı için bütün dünyayı temsil edebildiğine dair yoğun bir inançtadır. Daha sonra yavaş yavaş romanın aslında dünyayı gerçekten kavrayamadığı, onu bütünüyle yansıtamadığı fakat dünyayı kavramak için çok muteber enstrümanlardan bir tanesi olduğunu kabul edeceğiz. Bir anlatı olarak baktığımızda hayatın kendisini değil ama ona ilişkin öyküleri bilebiliriz. Roman, böyle bir öykülemeden yola çıkar ve bu, onun ilk ilkel aşamasıdır.” İki tür özelinde çıktığımız bu kısa tarihsel yolculuktan sonra günümüz roman ve öykü türlerine dair farklı bir açı yakalamak için şimdi de Salih Bolat’ın tespitine bakalım:
“Edebî değere sahip romanlarda olaylar, geriye ve ileriye gidişgelişlerle, neden-sonuç ilişkisi içerisinde düzenlenir. Olayların böyle düzenlenmesini, Forster, ‘Olay Örgüsü’ olarak adlandırırken, nedensonuç ilişkisine dayanmayan anlatıları da ‘öykü’ olarak adlandırır.”
Burada da olayların veya meselelerin işlenişi bakımından bir farkla karşılaşıyoruz. Romanda sarmal bir yapıdan bahsedilirken öyküde, birbirinin devamı olan, eklentili bir şekilde ilerleyerek merak unsurunu elden bırakmayan ve böylece devamlılık arz eden bir biçim üzerinde duruluyor.
Doğrusu bu tür teknik konular hem çeşitliliği bakımından hem de karmaşıklığı açısından bir şeyleri bizler için netleştirmeyebilir. Gelgelelim, kalemiyle öykü türünde silinmez izler bırakmış bir ismin, Büyülü Gerçekçilik akımının dâhi kalemi Julio Cortazar’ın 1970 yılında Casa de las Americas dergisinin 10. yıl sayısı için kaleme aldığı “Algunos aspectos del cuento” başlıklı yazısı, gerçekten farklı bir bakış açısı sunuyor bizlere.
Söz konusu yazıda Cortazar, en başta öykünün, “fiziksel kısıtlılık” özelliğine dikkat çekiyor ve zamanının Fransa’sında, bir öykünün, yirmi sayfayı geçtiği takdirde öykülükten çıkıp romanla öykü arası bir novellaya dönüştüğünün kabul edildiğini belirtiyor. Buna karşın romanın, ele alınan malzeme dışında bir sınırının olmadığına, imkânı bol bir tür olduğuna dikkat çekiyor. Konuyu biraz daha netleştirmek için de fotoğraf ile sinema örneğini vererek şunları söylüyor:
“Sinemada, tıpkı romandaki gibi, çok geniş ve çok biçimli bir gerçekliğin elde edilmesi, eseri doruk noktasına götüren bir sentezi dışlamadan, süreç içinde bir araya getirilen dağınık bileşenlerin gelişimi aracılığıyla başarılır. Hâlbuki kaliteli bir fotoğrafta ya da öyküde, tam tersi bir yol izlenir; yani fotoğrafçı ya da öykücü, anlamlı bir olay ya da görünüm seçmek ve onunla yetinmek zorundadır. Ancak bunlar, sadece kendi içlerinde bir değeri olan görünümler değil, seyirci ya da okuyucuda zekâyı ve duyarlılığı, fotoğraf yahut öyküdeki yazınsal içeriğin veya görsel anekdotun çok daha ötesine taşıyan bir tür zihinsel açılıma ya da mayalanmaya neden olabilecek nitelikte olaylar ve görünümler olmalıdır.”
Buradan hareketle, yıllar öncesi verdiği bir röportajda ünlü bir roman yazarının, romanlarının çıkış noktası için sarf ettiği “Her şey bir görüntüyle başlar, sonrasında bu, görüntüler silsilesi içerisinde öne çıkanlarla devam eder” ifadesini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Fakat belki de son noktayı yine Cortazar koyuyor ve şöyle diyor: