Ana sayfa

EHİL VE EHLİYET PROBLEMİ

EHİL VE EHLİYET PROBLEMİ

İşi olmadığı halde eleştiren, yapan, konuşan birçok kişi türedi çevremizde. Konuşulanlarda, hareketlerde, zamanlar ve mekânlarda merak içinde aradığımız ehil kimseleri bulamaz bir hal aldık. Diyeceğim o ki, "Ehliyet" de yani, işi ehil olana teslim etmek de yakın zamanlarda aramızdan ayrılan değerlerden birisi.

 

"Ehliyet", bir kimsenin o konu hakkında bilgi ve tecrübesiyle kazandığı yeterliliktir. Bu yeterliliği kazanan kişiye ise "ehil" diyoruz. Öyle ki, usta olan bir kimseyi överken de "işinin ehli" demeyi ihmal etmiyoruz. Ehil olmak ile ilgili başka manalar da karşımıza çıkıyor elbet. Ehl-i Beyt, ehl-i derd, ehl-i fenâ… Bu tamlamalar da yine ehil olmak ile doğrudan bağlantılıdır ve âitlik ifade etmektedir.

Her işin, ikili ilişkilerin, ilimlerin, uygulamaların ve sözlerin ehil olması gereken tarafları vardır. Bir kimseyi değerlendirmeye alan kişinin o işte ehil olması gerektiği gibi tadilat yapılacak yere işinin ehlini çağırmak da ehliyetin önemini aşikâr eder. Çünkü işinde ehil olmayan kimse ya zarara yol açacak ya da haksızlığın kapısını aralayacaktır.

Ehil olunmayan bir işin sonu hüsrana kadar gider. Ehliyeti olmayan kimse zarar görmese bile bir kişiyi, bir kurumu hatta bir toplumu zarara uğratabilir. Yaşadığımız çağın sorunlarına baktığımızda açıkça görürüz ki tüm problemlerin ortak noktası ehliyetsizliğe çıkmaktadır. Ehliyet sahibi olmayan kimselerin nesil yetiştirmesi, dini anlatması, tedavi etmesi, yönlendirmesi tüm çıkış yollarını kapatmaktadır. “Bir bilene sor” nasihati de çıkış yollarının açılması için söylenmiş olsa gerek.

Konuyu şu öykü çok güzel özetliyor aslında: Kuşlar bir gün kendilerine kral seçmeye karar vermişler. Tavus kuşu da kuyruğunu açıp kendini aday göstermiş. Tavus kuşunun güzelliği tüm kuşların başını döndürmüş ve onu seçmek istemişler. Bu seçimleri karganın hiç hoşuna gitmemiş. Karga, kuşları toplayıp şöyle seslenmiş: "Ey tavus kuşu! Sen kral olduğunda bizi şahinden nasıl koruyacaksın? Tavus kuşu cevap verememiş. Kuşlar, tavus kuşundan kral olur mu diye düşünmüşler. Neticede tavus kuşu kral olamamış ve kuşlar kartalı kral olarak seçmişler.

Öyküden çıkarılacak iki anlam vardır: birincisi, ehil olmayanlar türlü hünerler gösterse bile işin tümüne vâkıf değillerdir. İkincisi ise işinde ehil olan bir kimse kendisini ve toplumu başlarına gelecek zarardan koruyabilir.

Ehil olmak zanaat ve sanatta aranan en önemli vasıftır. Söz gelimi bir marangoz kendi işinde ustadır. Ancak marangoza tesisat işi verilse sonuç marangozluktaki gibi ustaca olmayabilir. Bir demirciye de kuyumcunun işi teslim edilse elindekilerin kıymeti demirden farklı olmaz.

Fenni ilimler ve şer’î ilimlerde de durum aynıdır. Her bir ilim dalında ayrı bir usûl gözetilir. Fizik profesörünün tıp alanında konuşması ne denli yanlış ise bir gazetecinin fıkıh ve hadis alanlarında konuşması da o derece yanlıştır. En son belirtilen yanlış diğer tüm yanlışların da üstündedir. Çünkü zanaatte maddî bir eşyadan ya da fennî teorik bir bilginin yanlışlığından doğan zarar, dini bir inancın ve tâbiiyyetin zarar görmesinden daha iyidir.

Hal böyle olunca, mensup olmak ile ehil olmak birbirine karışıyor. Farklı alanlarda uzman iki öğretmen düşünelim. Biri diğerinin ehil olduğu konuda ehliyete sahip değildir. Diğeri de berikinin. Oysa her ikisi de öğretmenliğe, eğitimciliğe mensupturlar. Ancak ehil oldukları konular ayrıdır. Dini konularda ehil olmak meselesini de bu çerçevede değerlendirmek daha yerinde olacaktır. İslam dinine mensup toplumlar vardır. Ancak dini konularda ehil olanların sayısı azdır. Her işte ehil arandığı gibi din hususunda da ehil kimseleri aramak gerekir. "At binenin, kılıç kuşananın" atasözünden de çıkaracağımız tek sonuç budur.

Ehliyet kavramı öylesine geniş bir kavramdır ki, tüm mahlûkatın ehil olma adına birbirine ihtiyacı olduğu görülür. Bu durum, Millî kültürümüzün baş eserlerinden olan Kitâb-ı Dedem Korkut'ta şöyle belirtilmiş:

"Gezilen yerin otlaklarını geyikler bilir.

Güzel yerin çimenlerini yaban eşekleri bilir.

Ayrı ayrı yolların izini deve bilir.

Yedi derenin kokularını tilki bilir.

Gece vakti kervan göçtüğünü çayır kuşu bilir..."

Yaratılış itibariyle insana da düşünebilme, konuşabilme, emanete sahip çıkabilme gibi ehliyetler verilmiştir. Tüm canlıların içerisinde mevzubahis ehliyetlere sahip olan tek varlık insandır. Düşünerek hareket etme sayesinde ehil olanı bulmak, konuşarak ehil olanla anlaşmak ve işi ehline vermek suretiyle de emanete sahip çıkmak, ehil olmanın bir sonucudur. Zira ehliyeti bulunmayan bir kimseye güvenmek, insanın tabiatında bulunan ehliyeti kullanmadığını gösterir. Bu yüzden insanoğlu kıyameti beklememek için daima en küçük işinde bile ehil olanı bulmayı ister. İnsan bu arayış içindeyken bile insanlığın verdiği bir ehliyeti kullandığının farkına varmaz.

Ehil olanı aramak, tabiat gereğidir, bu doğru. Peki, ehlullah olmak… “Ehlullah” da ehil kelimesi ile oluşan bir izafedir. Allah adamı, veli kişi manasına gelir. İnsanın zahiri işlerinde bunca zahmetle ehil kişi bulması gerekli iken, batıni işlerinde de ehil olmayı istemesi pek tabii gereklidir.

Ehlullah olmak, ancak ehlullah olan kimselerin terbiyesinden geçerek meydana gelir. Çırağın ustasının yanında mesleği öğrenmeye başlayıp kalfalığa, oradan da ustalığa terfîsi aynı meseleden ibarettir. Yaradanın ehli olmak, kişiye kulluk bilincini yerleştirir. Her işinde ehil bir kul gibi davranmasına, gafletten sıyrılmasına, gönül bahçesinin yeşermesine ve bu bahçenin güzelleşmesine katkı sağlar. İşte, kulluktaki ehliyeti ise Ehlullah taşır. Allah Teâlâ’ya kul olarak layık olmak ve ona ehil olarak yaşamak ise asıl marifet, maksat ve ehliyettir. Sözümüzü dua yerinde olan şu dizelerle bitirelim:

“Ölmeden kalp uyandır şu gaflet dünyâsında,

Senden ve fermânından gâfil etme Allah’ım!”

 

Muhammed Selam Ibragimov