İmam-i Rabbani̇
4 Şevval 971’de (26 Mayıs 1564) Doğu Pencap’taki Sirhind’de (Serhind) doğdu. İslam uleması arasında İmâm-ı Rabbânî (ilâhî bilgilere sahip âlim) ve “müceddid i elf i sânî” (hicrî II. binyılın müceddidi) unvanlarıyla tanınır. Soyu ikinci halifeye dayanan Kâbil asıllı bir aileye mensuptur. Tasavvufa ve özellikle vahdet-i vücuda dair birkaç risâlenin müellifi olan babası Çiştiyye ve Kadirî şeyhi idi.
İmam ı Rabbani öğrenimine babasının yanında başladı. Küçük yaşta Çiştiyye ve Kādiriyye tarikatlarına intisap etti. Sonraki yıllarda eleştirdiği vahdet i vücûdu babasından büyük bir şevkle öğrendi. Siyâlkût’a giderek Şeyh Yakūb Keşmîrî’den hadis, Kadı Behlûl Bedahşânî’den tefsir, Mevlânâ Kemal Keşmîrî’den aklî ilimler okudu. Bu sırada Kübrevî şeyhi olan hocası Ya‘kūb Keşmîrî’ye intisap etti.
Öğrenimini tamamlayıp memleketine döndüğünde on yedi yaşında idi. Yaklaşık üç yıl sonra muhtemelen hocası Şeyh Ya‘kūb’un aracılığıyla Agra’ya gidip Bâbürlü Hükümdarı Ekber Şah’ın sarayına girdi. Burada Feyzî i Hindî ve Ebü’l Fazl el Allâmî adlı iki kardeşle dostluk kurdu.
Noktasız harflerle Sevâṭıʿu’l ilhâm adlı bir tefsir yazan Feyzî’ye yardım etti. İmam-ı Rabbani ilk eseri İs̱bâtü’nnübüvve’yi bu sırada kaleme aldı. Onun Agra’dan Sirhind’e dönmek üzere ne zaman ayrıldığı bilinmemektedir.
Yolculuğu sırasında bir süre kaldığı Şânesar’da muhtemelen kendisini almak için gelen babasıyla buluştu ve orada eşraftan Şeyh Sultan’ın kızıyla evlendi. Sirhind’e döndükten sonra babasının gözetiminde seyrüsülûkünü devam ettirdi.
Babasından Kelâbâzî’nin etTaʿarruf, Sühreverdî’nin ʿAvârifü’lmaʿârif ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Fuṣûṣü’l-ḥikem adlı eserlerini okudu. Babasının vefat ettiği yıl (1598) hacca gitmek üzere Sirhind’den ayrıldı. Delhi’de, Nakşibendiyye tarikatını Hindistan’da irşadını sürdüren Hâce BâkīBillâh ile karşılaştı.
Teklifini kabul ederek bir süre onun yanında kaldı; bu arada kendisine intisap etti. Bâkī-Billâh’ın bazı müridleriyle birlikte Sirhind’e döndüğünde dâimî bir istiğrak haline girdi ve inzivaya çekildi. Bu hal zâil olunca BâkīBillâh ile mektuplaşmaya başladı (bu mektuplar onun Mektûbât adıyla derlenen eserinin temelini oluşturur; Mektûbât’ta Bâkī Billâh’a yazılmış yirmi altı mektup bulunmaktadır).
Bir yıl sonra Delhi’ye giderek şeyhini tekrar ziyaret eden İmam ı Rabbani, üçüncü ve son ziyaretine kadar onunla mektuplaşmayı sürdürdü. Bu ziyaret sırasında Bâkī Billâh oğullarının mânevî eğitimi için onu görevlendirdi ve aynı yıl içinde vefat etti.
8 Safer 1034’te (20 Kasım 1624) vefat eden İmam ı Rabbani Sirhind’de defnedildi. Ardında bıraktığı sayısız halife, daha kendisi hayatta iken görüşlerini ve Nakşibendiliğin adını, Müceddidiyye kolunu yayma konusunda başarılı oldu.
İmam ı Rabbani Nakşibendiyye tarikatına intisap etmesi kendisinin de ifade ettiği gibi bütün ruhî terakkisinin temelini oluşturmuştur (Mektûbât, I, 567-568). Birçok mektubunda çeşitli vesilelerle bu tarikatın üstün yanları olarak gördüğü hususları saymıştır. Hz. Ebû Bekir’e ulaşan bir silsileye mensup olan tek tarikat Nakşibendi’yedir.
Hz. Ebû Bekir , İmam ı Rabbani’ye göre Peygamberden sonra en mükemmel insandır; onun tarafından temsil edilen sıddîkıyyet makamı en yüksek velâyet makamıdır ve bundan dolayı en yüksek makam olan nübüvvet makamı ile derinden bağlantılıdır. Çünkü Peygambere e vahiy yoluyla gelen her şey sıddîka ilham yoluyla gelir.
Genellikle tasavvuf literatüründe tarikat şeriatın özü veya şeriatın bir derece ötesindeki mertebe olarak görülmüştür. Bu görüş her iki durumda da tarikatın şeriata üstünlüğünü iddia eder. İmam ı Rabbani ise tarikatı şeriatın bir hizmetçisi haline dönüştürür.
Şeriatın üç kısmı vardır: İlim, amel ve ihlâs. Bu üçü kâmilen bir arada bulunmadıkça şeriat tam manasıyla tatbik edilmez. Süflileri toplumdaki diğer insanlardan ayıran tarikat şeriatın bir hizmetçisi olup görevi ihlâsı kemâle erdirmektir.
Tarikata intisap etmekten maksat yalnızca şeriatı mükemmel bir şekilde yaşamaktır, yoksa şeriata ilâveten yeni şeyler ortaya koymak değildir, bu tür ifadeleri değerlendirirken onun sadece İslâm’ın hukukî esaslarını değil vahiy yoluyla gelen dinin tamamını kastettiğini unutmamak gerekir.
Hindistan’a mutlaka peygamberler gönderilmiş olduğuna inanan Sirhindî, bazı yerlerde nübüvvet nurunun bir zamanlar meşaleler gibi parladığının hâlâ fark edilebilmekte olduğunu söyler. Ona göre bu peygamberlerden bir kısmının hiç ümmeti yoktu, diğerlerinin ise mütevazı sayıda takipçileri olmakla birlikte hiçbiri bir ümmet oluşturmak için gerekli asgari sayı olan dörde ulaşamamıştır.
Bununla beraber Hindistan’da küfrün önde gelenlerinin sahip olduğu ilâhî öz ve onun aşkınlığı hakkında her ne bilgi varsa aslında nübüvvet nurlarının kaynağından beslenmiştir; çünkü “bu lânetlilerin topal ve kör akılları” böyle bir ilme ulaşmaktan âcizdir. Onların yaratıcı hakkındaki bilgileri hulûl hurafesiyle karışmıştır (a.g.e., I, 429-430).
İmam ı Rabbani, genel tecdid görevinin yanında kendisini Nakşibendiyye’nin de ihya edicisi olarak görmüş ve tarikatı yeni fikirlerle zenginleştirmiştir.
Bunlar arasında Müceddidiyye’nin kolay yayılmasına tesir eden en önemli husus, onun şeriatın başka bir şeye ihtiyaç bırakmaması konusundaki vurgusudur. Bu vurgu tarikatın ulaştığı her yerde zahir ulemasına cazip gelmesine, hatta bazı durumlarda medrese ve tekke arasında kurumsal bir kaynaşmaya bile yol açmıştır.
Orta ve Batı Asya ile Hint yarımadasında Sirhindî’ye gösterilen ilginin vahdet-i şühûdu kabul edip etmemekle ya da onun iyice anlaşılmış olması ile bir alâkası bulunmadığı söylenebilir. Birçok önde gelen sûfî gibi Sirhindî’nin mirası da temelde bir metinle (mektûbât) ve ondan doğan silsileden (Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolu) ibarettir.
Halifeleri ve özellikle oğlu Muhammed Ma‘sûm’un çabalarıyla Müceddidiyye batıda Haremeyn’e, Suriye’ye, Osmanlı topraklarına ve kuzeyde Mâverâünnehir’e kadar yayılmıştır. Bu süreçte Müceddidiyye, Nakşî geleneğinin mevcut diğer kollarının çoğunun yerini almıştır.
Eserleri
1. İs̱bâtü’n-nübüvve.
Allah inancına paralel olarak peygamberliğe inancın da zorunlu olduğunu ispat etmeyi amaçlayan eser, Ekber Şah’ın “dîn i ilâhî” adıyla savunduğu sinkretizm (bütün dinlere aynı anda inanma) anlayışı tarafından desteklenen şüpheciliğe karşı kaleme alınmıştır. Arapça yazılan kitap Gulâm Mustafa Han tarafından Urduca tercümesiyle birlikte yayımlanmıştır (Karaçi 1383/1963).
2. Teʾyîd-i Ehli’s-sünne (Redd-i Revâfıż).
İran Şiî ulemâsı ile Mâverâünnehir Sünnî ulemâsı arasındaki bir tartışmanın ürünü olan eser Şîa’ya bir reddiyedir. İmam ı Rabbani’nin, ileride kendisini takip edecek olan Nakşibendî geleneği çizgisine miras bırakacağı kuvvetli Şîa karşıtlığının zeminini hazırlayan eseri Gulâm Mustafa Han Farsça metni ve Urduca çevirisiyle birlikte neşretmiştir (Karaçi 1384/1964).
3. Mektubat.
İmam ı Rabbani’nin görüşlerini yansıtan eser mektuplarının derlenmesiyle meydana gelmiştir. Üç ciltten (defter) oluşan kitabın ilk cildi 1025 (1616) yılında Yâr Muhammed Talkânî tarafından derlenmiş olup 313 mektup, 1028’de (1619) Abdülhay Pütnî tarafından derlenen II.
cilt doksan dokuz mektup, İmam-ı Rabbani’nin ölümünden sonra Muhammed Hâşim-i Kişmî tarafından derlenen III. cilt 114 ve daha sonra eklenen on mektupla birlikte eser toplam 536 mektup ihtiva eder. Hint yarımadası, Orta Asya ve Türkiye’deki kütüphanelerde çok sayıda yazma nüshası bulunan Mektûbât’ın birkaçı dışında bütün mektuplar Farsçadır. Eserin iki cilt halinde çeşitli baskıları yapılmıştır.
4. Mükâşefât-ı ʿAyniyye (Karaçi 1384/1965)
5. Ḥavâşî ve Taʿlîḳāt ber Şerḥ-i Rubâʿiyyât-ı Ḫâce Bâḳī-Billâh (Karaçi 1386/1966)
6. Maʿârif-i Ledünniyye (Karaçi 1388/1968)
7. Mebdeʾ ü Meʿâd (Karaçi 1403/1983) 8. Risâle-i Tehlîliyye (Karaçi 1403/1983).
İSLAM ENSİKLOPEDİSİ