Ana sayfa

ÜMMÜ’D-DERDÂ

ÜMMÜ’D-DERDÂ

ÜMMÜ’D-DERDÂ

Ümmü'd-Derdâ zâhid sahabi Ebü’d Derdâ’nın hanımı, Bilâl’in annesidir. Asıl adı Hayre’dir. Kocasının diğer eşinden doğan kızı Derdâ hem kocasını, hem çocuğun annesini hem de kendisini künyelemiştir. Peygamber Efendimiz’i ﷺ görüp iman etmekle şereflenmiş sahabi hanımlardandır.

 

Ümmü’d Derdâ kocasından daha evvel iman edip İslâm’la şereflenmişti. Tek isteği güzel huylu, çok sevdiği Ebü’d Derdâ’nın da iman etmesiydi. Allah’a ﷻ yalvarır, kocasının hidayeti için dua ederdi. Ebü’d Derdâ varlıklı, düzenli ve asil bir insandı. Batıl inancına sıkı bağlıydı. Sabah işine gitmeden evvel putunun karşısına geçer tapınırdı. Koku, esans işiyle uğraşıyordu. Putuna en pahalı kokuları sürerdi. Evde olmadığı bir zamanda en yakın dostu Abdullah b. Revâha çok değer verdiği putunu parçalamıştı. Kocasının öfkesinden korktuysa da cesaretini toplamış, sakinleştirmiş, güzel bir sofra hazırlamış, ani bir şey yapmasına engel olmuştu. Öfkesi dinen Ebü’d Derdâ hanımına “Daha kendisini koruyamamış, kimseye faydası yok” diyerek Hayre’nin gönlüne su serpmişti. Âdeta Abdullah b. Revâha evde putları kırarken Hâdî olan, hidayeti dilediğine lutfeden Allah Teâlâ’da Ebü’d Derdâ’nın kalbinden putların kirini temizlemişti. Olay yaşandığında büyük korku duyan Hayre artık Rabb’ine ﷻ en samimi yakarışlarla yöneliyor ve kocasının İslâm’la şereflenmesi için yalvarıyordu. Kocasını İslâm’a çok yakın hissediyordu. Ebü’d Derdâ dostu Abdullah b. Revâha’yı çağırıp Resûlullah Efendimiz’e ﷺ gitmek istedi. O gün dünyalar Hayre’nin olmuştu. İki arkadaş Hz. Peygamber’e ﷺ geldiler ve Ebü’d Derdâ kelime-i şahadet getirdi.

Ebü’d Derdâ disiplinli, çalışkan ve sadık biriydi. İnandığı değerlerin sonuna kadar arkasında dururdu. Böylece yıllarca batıl bir inançla vakit kaybetmişti. Ayrıca Arap yarımadasının en önemli tacirlerindendi. Koku ticareti yaptığı büyük bir işletmesi ve çalışanları vardı. İslâm’a sonradan girmiş olmak onu kamçılıyordu. Mekke dönemini, hicreti yaşamamıştı. Bedir, Uhud gibi savaşlara katılmamıştı. Bu sürede hep ticaret yapmıştı. Bu kadar ticaret yeter, diyerek zâhidâne bir yaşama başladı.

 

ZENGİNLİKTEN FAKİRLİĞE

Ebü’d Derdâ İslâm’dan başka bir şeyle uğraşmak, konuşmak, duymak istemiyordu. İbadetlerden yıllar yılı bulamadığı gerçek kulluğun tadını alıyor, bir an bile bırakmak istemiyordu. Sürekli oruç tutuyor, namaz kılıyor, zikrediyordu. Bu durum maddi durumlarını ve yaşantılarını etkiliyordu. Ümmü’d Derdâ açısından bolluk yıllarının ardından gelen bu durum oldukça zordu. Resûl-i Ekrem ﷺ aziz sahabi Selmân-ı Fârisî’yi Ebü’d Derdâ ile kardeş ilan etmişti. Bir gün Selman ziyaret için Ebü’d Derdâ’ya gitti. Ümmü’d-Derdâ’yı eski bir kıyafet içerisinde garip bir halde ve çok fakir olarak gördü.

- Neyin var? Niçin üzgünsün? dedi. Kardeşim Ebu’d-Derdâ nerede? diye sordu.

Ümmü’d-Derdâ sitemli bir şekilde:

- Kardeşin Ebü’d-Derdâ, dünyalık hiç bir şeye ihtiyac duymuyor. Dünyadan elini eteğini çekti. Geceleri de uyumaz oldu, diye cevap verdi.

Selmân onun bu haline şaşırıp üzüldü. Kardeşinin gelmesini bekledi. Ebü’d-Derdâ eve geldi.

Ümmü’d-Derdâ yemek hazırladı. İki dost sofraya oturdu. Ebü’d Derdâ Selmân’a yemesini söyledi. Kendisinin oruç olduğu anlaşıldı. Selmân’ın ısrarları üzerine nafile olarak tuttuğu orucu bozdu ve Selmân’la birlikte yedi.

İstirahatleri için yatakları hazırlandı.

Ebü’d-Derdâ kardeşi Selmân’a yatağını gösterdi. Her ikisi de istirahate geçtiler. Aradan kısa bir müddet geçince Ebü’d Derdâ gece ibadetine kalktı. Ancak Selmân müsaade etmeyip,

-Ebü’d-Derdâ! Yat ve uyu! dedi.

Ebü’d-Derdâ biraz uyudu. Sonra namaz kılmak için yine kalktı. Selmân ya uyumuyor ya da hemen uyanıyordu. Ona tekrar:

- Ebü’d-Derdâ! Yat uyu! dedi.

Ebü’d-Derdâ yattı. Gecenin son üçte biri olunca Selmân-ı Fârisî:

- Ebü’d-Derdâ! Şimdi namaz için kalk dedi. Bir müddet gece ibadetiyle meşgul oldular.

Sabah namazını cemaatle kılmak üzere beraberce mescide çıktılar. Namazdan sonra Ebü’d-Derdâ kardeşi Selmân ile aralarında geçenleri, nafile oruç tuttuğu halde yemek yedirmesinden gece ibadetini bıraktırıp uyutmasına kadar detaylıca Rasûlullah’a ﷺ anlattı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ﷺ:

“Selmân doğru söylemiş. Rabb’inin senin üzerinde hakkı var. Çoluk çocuğunun, ailenin senin üzerinde hakkı var. Vücudunun senin üzerinde hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 86.)

Ümmü’d-Derdâ zenginliğin ardından gelen zorlu darlık yıllarında halinden ve kocasının davranışlarından hiçbir zaman şikâyetçi olmadı. Onun inancına nasıl sadık olduğunu en iyi o biliyordu. Zühd hallerinden dolayı kocasına zorluk çıkarmadı. Hayatını ona uydurmaya çalıştı. Ebü’d Derdâ ise Allah Resûlü’nün ﷺ o günkü ikazına uydu. Bununla birlikte ticarete dönmedi. Zühd yaşantısıyla ve hikmetli sözleriyle ashab içinde dikkat çekti. Bizzat Allah Resûlü ﷺ tarafından “ümmetin hakimi-hikmet sahibi” olarak nitelendirildi. Onun itidalli zühdü Resûl-i Ekrem ﷺ tarafıdan da onaylanmış oldu. Ümmü’d-Derdâ zühd hayatının yaşandığı bu seçkin hanede ömrünü tamamladı.

 

Her Halde Şükür

Hayre validemizin iki özelliğine dikkat çekici. Birincisi kocasının İslâm’a girmesi için hep gayret gösterdi. Kocasından önce İslâm’la şereflenmişti. Bâtıl dinine çok bağlı olan kocasının bir süre sonra Allah’ın ﷻ hidayetiyle iman ettiğine şahit oldu. Benzer bir durum bugün de şu şekilde yaşanabilir. Eşlerden birinin ilmi, irfanı, inancı eşinden veya çocuklarından, anne baba veya yakınlarımızdan, sevdiklerinden daha kuvvetli olabilir. Böyle bir durumda olan kişi Hayre annemiz gibi hareket etmeli din gayretini ve samimi yakarışları, içten duaları bırakmamalıdır. El-Hâdi olan Allahımız ﷻ bu ailede olduğu gibi- belki de öyle bir hidayet edecektir ki dinî yaşantısı çok zayıf olan yakınımız manevi yaşantısına gıpta edeceğimiz biri haline gelecektir.

Hayre validemizin en önemli yönlerinden biri de kocasının müslüman oluşundan sonraki yaşadığı sıkıntılara karşı sergilediği olgunluktur. Medine’nin en asil ve varlıklı ailelerinden biriyken eski kıyafetler giymek, mükellef sofralar kurarken ne bulursa onu yemek zorunda kaldığı bir sosyal değişim yaşadı. Bu tahammülü çok ağır bir imtihandı. Üstelik kocasının kendi tercihiydi. Ümmü’d Derdâ kocasına anlayış gösterdi. Haline şükretti. Şikâyeti terketti. Rıza ve kanaat ipine sarıldı. Hayat standartlarının değişmesinin ibadet hayatını ve kocasına olan bakışını değiştirmesine fırsat vermedi. Ebü’d-Derdâ’nın deyimiyle "ikinci evlerine, ahiret yurtlarına" yatırım yaptı.

Günümüzde neredeyse kimse böyle zühdî bir tavrı tercih etmiyor. Bununla birlikte hayatın akışı içersinde her gün bir iş yeri kapanıyor, şirketler iflas edebiliyor. Maaşlar zamanında alınamayabiliyor. Herşey rast gitse dahi insanoğlu kendi kazancını aşan büyük borçlar/ödemeler altına girebiliyor. Bu durumun neden olduğu sıkıntı ve stres aileleri zayıflatıyor. İbadet hayatları ciddi manada etkileniyor. Böylesi durumlarda dünyanın tadı kalmadığı gibi ahiret işleri de kötüye gidiyor.

Çanta, ayakkabı, eşarp vb. basit ihtiyacı dahi karşılanmadığında huzursuzluk çıkaran, oda ve mutfak takımlarının yenilenmesi, perdelerin takımlarla aynı renk olması gibi şikâyetlerde bulunabilen günümüz hanımlarının onu daha fazla tanımaya ihtiyacı olduğu görülüyor. Ümmü Derdâ modernitenin hanımlar üzerinde oluşturduğu kalp ve düşünce tahribatına deva olacak model şahsiyet olarak önümüzde duruyor.

 

Yusuf Yakubov