MARİYE [radıyallahu anha]
![MARİYE [radıyallahu anha]](/storage/_articles/2022/04/25/1650889843_626694736f0c3.jpg)
Mâriye validemiz Peygamber Efendimiz’in Hatice annemizden olmayan tek evladı İbrahim’in annesidir. İki cihan serverine evlat vermekle şereflenmiş, onun oğluna anne olmakla gözü aydın kılınmış muhterem bir hanımdır. Bu yönüyle de Allah Resûlü’nün ﷺ hanımlarından ayrıcalıklı bir saadete ulaşmıştır. Ancak gönüller sultanı Hz. Peygamberin hâne-i saâdetinde yaşamamış ve diğer ezvâc-ı tâhirât gibi müminlerin annesi lakabıyla anılmamıştır. Annelerimizden daha farklı bir hikâyesi bulunmaktadır.
Nil nehrinin kıyısındaki bir köyde doğdu. Babası Kıpti, annesi Romalı bir Hristiyan’dı. Gençlik yıllarında kız kardeşiyle birlikte Mukavkıs’ın sarayına câriye olarak getirildi. Peygamber Efendimiz komşu ülkelerin hükümdarlarını İslâmiyet’e davet etmeye başladığında Bizans’ın İskenderiye valisi Mısır Mukavkıs’ına da mektup göndermişti.
Peygamberimiz’in elçisi Hâtib ﷺ mektubu okurken Mâriye de saraydaydı. Mukavkıs besmeleyle başlayan ve Allah’ın kulu ve resûlü Muhammed’den ﷺ Kıptiler’in büyüğü Mukavkıs’a diye başlayan mektubu okuduğunda ayrı bir heyecan hissetti. Mektup bittikten sonra Peygamberimiz’i anlatmasını istedi. Hâtib aşkla Allah Resûlü’nü anlattı. Peygamberimiz eğer iman etmezse diğer Kıptiler’in (Mısırlılar’ın) vebalinin onun boynunda olacağını söylüyordu. Mukavkıs Hâtib’ ﷺ “Kıptiler beni dinlemez” dedi.
Bir peygamber bekliyordum doğrusu ama Şam’dan geleceğini sanıyordum, genelde Şam diyarına gelmiştir, gibi cümleler kurdu. Sonra mektubu hürmetle fildişi bir kutunun içine koydu. Kalbinin ısınmasına rağmen Bizans imparatorundan çekindiği için İslâmiyet’i kabul etmediği tahmin edilmektedir. Mukavkıs (Cüreyc b. Mînâ) Peygamber Efendimiz’in ﷺ teklifine cevaben bir mektup yazdı. İki câriye, bir köle, 1000 miskal altın, Mısır dokuması yirmi kıymetli elbise, Mısır balı, güzel kokular, Düldül isimli beyaz bir merkebi, cevap mektubuyla birlikte Hâtib’le yolladı.
Hâtib Mukavkıs’ın Rasûl-i Ekrem’e ﷺ gönderdiği hediyelerle Medine’ye dönüyordu. Yolda bilmedikleri yere doğru götürülen iki cariye ağlıyordu. Bunlar Mâriye ve kız kardeşi Sirin’di. Hâtib yolda onlara nasıl bir kimsenin yanına götürüldüğünü, çok büyük bir saadete ulaşacaklarını gözleri ışıldaya ışıldaya anlattı. Hâtib gönüller Sultanı Peygamberimiz’i ﷺ öyle muhabbet ve bağlılıkla anlatıyordu ki onun bu samimi hali Mâriye ve Sirin’e çabucak tesir etti. Hâtib daha Medine’ye varmadan onları İslâm’a davet etti. Böylece Mâriye validemiz İslâm’la bu yolculukta şereflendi.
Medine’ye varınca Peygamberimiz mektubu okudu. Mâriye’yi kendine cariye olarak seçti. Sirin’i ise İslâm şairi Hassân b. Sâbit’in himayesine verdi. Allah Resûlü ﷺ Mâriye’yi hâne-i saâdete almadı. Onu mescide çok yakın bir haneye yerleştirdi. Zaman zaman gidip ilgilenirdi. Peygamberimiz ﷺ ona Mısırlı olan Hâcer annemizin kıssasını anlatmıştı. Kendisi gibi bir cariye olan Hz. Hâcer’in Arapların annesi olması, İbrahim peygambere verilmesi, Sâre’nin onu kıskanması Mariye validemizin hoşuna gitmişti. Kendisinin de peygamber hanımları tarafından kıskanıldığını düşünüyor bu hikâyeyi kendi hikâyesine benzetiyordu.
Allah Resûlü’ne evlat verdi
Mâriye validemiz kendisinin gebe olduğuna şüphesi kalmadığında Resûlullah’a bildirdi. Fahri Âlem Efendimiz’in Fâtıma [radıyallahu anhâ] hariç tüm evlatları vefat etmişti. Bu haber kendisini çok sevindirdi. Haber, haneye gitmişti. Anneler yıllardır beraber yaşadıkları Peygamber Efendimiz’den [sallallahu aleyhi vesellem] bir çocuk arzusu taşıyorlardı. Ancak takdir edilmemişti.
Mısır’dan getirilen bir câriyenin Allah Resûlü’ne evlat verecek olmasını metanetle karşılamaya çalıştılar. Yine de Fahri Âlem Efendimiz gebelik döneminin rahat geçmesi ve bebeğin sağlıklı doğması için Hz. Mâriye’yi Aliye isimli köye götürdü. Kız kardeşi Sirin’i hizmetine verdi. Ebelik için Ebû Râfi‘i’nin hanımını görevlendirdi. Evin bir köşesinde ibadet ve duaya yöneldi.
Evlat Müjdesi
Müjdeyi Ümmü Râfi‘ Peygamberimiz’e ﷺ verdi. Allah Resûlü’nün ﷺ bir erkek evladı olmuştu. Peygamberimiz çok sevindi. Mâriye’yi [radıyallahu anhâ] tebrik etti. Onu câriyelikten âzat etti. Evladına tahnik yaptı. Tahnik hurmayı ağızda yumuşatarak çocuğun ağzına akıtma, ya da damağına sürmekti. Böylece ilk boğazına giden Allah Resûlü’nün lokmasından olmuştu. Bebeğe isim olarak atası Hz. İbrahim’in adını koydu. Bebeğin anne karnında çıkan saçları kesildi. Ağırlığınca gümüş dağıtıldı.
Yedinci gün akîka kurbanı kesildi. Sahabi hanımlar İbrahim’e ve annesine hizmet için yarıştılar. Peygamber Efendimiz’e ﷺ çok düşkün olan peygamber hanımları İbrahim’den sonra Mâriye’ye artan ilgiyi anlayışla karşılamaya çalıştılar. Fıtrat gereği bunda zorlanıyorlar ya da alınganlık yapabiliyorlardı. Özellikle Peygamberimiz’e düşkünlüğü ve açık sözlüğüyle bilinen Hz. Âişe validemiz onu kıskandığını söylüyordu.
Ancak netice de o müminlerin annesiydi. “Allah Mâriye’ye çocuk bahşederek onu mükâfatlandırdı”, diyerek de Mâriye’nin hakkını vermek istemişti.
Bir Evlad’ın Hazin Vefatı
Hz. Peygamber İbrahim’i Medine dışındaki bir köye, süt anneye verdi. Zaman zaman onu ziyaret eder, öper, koklar geri dönerdi. Takdiri ilâhî gereği doğumundan sadece on sekiz ay sonra, süt emme çağında İbrahim vefat etti. Peygamberimiz vefatına çok üzülüp göz yaşı döktü. Bu halini soran sahabelerine
“Göz ağlar kalp mahzun olur. Biz ancak Rabbimiz’in hoşnud olduğu şeyi söyleriz. (Ey İbrahim!) Senden ayrıldığımız için gerçekten mahzunuz” (Buhârî, Cenâiz, 44.) buyurdu.
İbrahim’in süt emme çağında vefat ettiğini ve cennette süt devresinin tamamlanacağını bildirdi.
Allah Resûlü ﷺ ashabına t Mısır’ı fethettiklerinde halkına iyi davranmalarını, onlarla akrabalık haklarının bulunduğunu söylemişti. Böylece Mâriye annemizin hakkına işaret etmiş ve gönlünü almıştı. Hz. Mâriye evladının vefat etmesinin ardından evine çekildi. Sabra ve ibadete yöneldi. Peygamberimiz’in ﷺ vefatını gördü. Hz. Ömer t zamanında Medine’de vefat etti.
Anneye Hilim ve Tevazu Yakışır
Mâriye validemizin bir güzel yanı da evlat acısını yaşamasına rağmen metaneti, kulluğunu ve din gayretini artırmasıydı. Böylece dünyada doyamadığı yavrusuna cennette kavuşmayı umuyordu. İçinde kanlı gözyaşı akıtsa da Allah’ın kaderini, saadetli eşini, yakınlarını suçlamadan Allah’a ﷻ sığınması; zayıfladığı anlarda zikrullahtan güç alması onun kemalatını gösteriyordu.
Mâriye validemizin en güzel vasıflarından biri de geldiği yeni ve büyük aileye uyum sağlama gayretiydi. Her zaman ağırbaşlı oluşu, aile içindeki hemcinsleriyle geçimi, bugün ümmetin hanımlarının en fazla ihtiyaç duyduğu yaklaşım şekli olsa gerek. Geldiği ortamdaki kişilerin yaşça, tecrübece, imanca daha büyük olduklarını dikkate alarak hareket etmesi, olumsuzluk, tartışma vb. durumunda karşılık vermeyerek sıkıntıyı büyütmemesi, Âişe [radıyallahu anhâ] validemizin deyimiyle Allah’ın ﷻ onu mükâfatlandırmasına, Peygamber Efendimiz ve sahabi hanımların gönlünü kazanmasına vesile oldu.
Bugün yeni evliliklerde, yeni komşuluklarda, yeni girilen ortamlarda sorunların çıktığını hep birlikte görüyoruz. İçine yeni girdiğimiz ortamın denge ve değerlerini dikkate almadan, iyice gözlemleyip alışmadan kendimizi baskın hale getirmeye çalışmak nefsin bir oyunu olsa gerek. Yeni evli bir genç kız kocasını ve onun ailesini tanımaya, anlamaya, onları öyle kabul etmeye ve hakka göre tavır almaya çalışsa elbette daha güzel bir başlangıç yapar. Benzer bir tavrı yaşça daha büyük olan kayınvalideler sergilese elbette yaşına ve tecrübesine daha yakışık alır. Hizmette, sohbette, komşulukta, yeni bir araya gelen insanlar birbirlerine saygı duysalar, benliklerini ön plana çıkarmasalar bu birliktelikler şüphesiz daha fazla tat verir. Allah Resûlü’nün ﷺ şu ihtarına özellikle dikkat edelim:
“Kim büyüklenir, övünürse Allah onu alçaltır. Kim de Allah korkusundan dolayı mütevazi olursa Allah da onu yüceltir.” (Sûyûtî, Camiu’s-Sagîr, nr. 8605)
Dolayısı ile üstünlüğümüzü, daha farklı davranışa layık olduğumuzu, yetişmiş bir insan olduğumuzu vb. tüm bunları halimiz söylemeli, insanlar kendileri fark etmeli. Biz ağırbaşlılıkla ve hilm yolunda durmalıyız. Halim, vakur, ne zaman nerede nasıl davranacağını bilen nesiller yetiştirmeliyiz.
Unutmayalım ki, “Allah şüphesiz rıfk sahibidir ve rıfkı (yumuşak söz ve davranışı) sever.” (Buhârî, Edeb, 35.)
TALHA KAZIM BAHTIYAROĞULLARI