Ana sayfa

Allah’in emrine teslim olan bir anne

Allah’in emrine teslim olan bir anne

HZ. HACER

Hacer validemiz İsmail’in annesidir. Halîlürrahman İbrahim peygamberin eşidir. Hâcer annemiz önceleri Firavun’un sarayında hizmetkârlık yapmaktadır. İbrahim ve eşi Sâre Mısır’a geldiği sırada Hâcer de sarayda cariye olarak bulunmaktadır.

Hâcer’in Kıbt krallarından birinin kızı olduğu da rivayetler arasındadır. Kendisini her şeyin sahibi gören, şehvetinin ve gücün esiri olan Firavun İbrahim’in yanında bir kadınla birlikte Mısır’a geldiğini öğrenir. Güzel hanımları sarayına almayı alışkanlık edinmiş zalim melik, İbrahim’in hanımı Sâre annemizi de zaptetmek ister. Cenâb-ı Hak Sâre’yi bu mendeburdan muhafaza etmiştir. Firavun, Sâre’yi sarayına dahi getirtmesine rağmen onun ve ailesinin hizmetini görecek bir câriye vererek geri göndermiştir. Bu Allah’ın yardımıyladır. Yoksa bir kadın, koca bir melike karşı çok aciz konumdadır. İbrahim’in içten yakarışı, eşinin Allah’a samimi tevekkülü Allah’ın yardımının yetişmesine ve zarar görmeksizin kurtulmasına vesile olmuştur.

Allah’ın halilinin ve pak zevcesinin hizmetine gönderilen nasipli cariye ise Hâcer’dir. Hâcer cariye olarak bu şerefli ailede iman ve ihlâsla hizmete başlamıştır. Bu büyük ailede bir hüzün vardır. Mevlâ Teâlâ, Sâre annemize evlat ihsan etmemektedir. İbrahim halini ve gönlündekini Rabb’ine arzetmekte, hayırlı bir evlat için gizli ve açık dualar etmektedir. Sâre İbrahim’in evlat arzusunu görüyor ve üzülüyordu. Çalışkanlığı ve hizmetiyle İbrahim’e münasip gördüğü Hâcer’i İbrahim’ evlat verir ümidiyle nikâhlamasını teklif etti. Yapılan evlilikten Cenâb-ı Hak I güzeller güzeli İsmail’i lütfetti.

Sonradan gelen bu ilâhî hediye İbrahim’in gözünü aydın etmiş, sevgi ve teveccühünü çoktan kazanmıştı. Artık Hâcer annemizin hanedeki konumu da hizmetli olduğu günlerdeki gibi değildi. Sâre annemiz kadın fıtratı gereği daha az ilgiyi görmeye başladığını düşünüyordu. Oysa Allah’ın halili İbrahim peygamber eşlerini bir tutar, her ikisini de gönülden severdi. Ancak, hikmet gereği, Sâre validemiz, Hâcer’in hizmetçisi konumundayken kendisinden daha değerli hale geldiği gibi duygulara kapılmıştı.

Onun ve oğlunun ailesinden uzaklaşmasını istiyordu. Bunu İbrahim’e söyledi. Allah ezelî ilmiyle bunu yapmasını İbrahim’e emretti. İbrahim u daha önce Nemrûd’un ateşiyle imtihan olmuştu. Her işinde hikmet bulunan, sonsuz hikmet sahibi Allah . İbrahim’i yine ateşle imtihan ediyordu. Bu seferki yardan ve evlattan ayrılık ateşiydi. Üstelik kendisinden her ikisini de bir meçhula bırakması isteniyordu.

Halîlullah Allah’ın emrinde en ufak tereddüt etmezdi. Hâcer annemizi ve minik yavrusunu bugünkü Mekke’ye Kâbe’nin bulunduğu yere, o zamanki ıssız ve kimsesiz çöle götürmüştü.

“Allah Bize Yeter” Diyebilmek

Hâcer validemiz ıssız ve kurak Mekke vadisine bakıyor, âdeta lisanı haliyle İbrahim’e , “Bizi hiçbir ekinin bitmediği ve kimsenin yaşamadığı bu vadiye bırakıp gidecek misin?” diye soruyordu. İbrahim dönmek üzere yola koyulduğunda Hâcer annemiz metanetin ve imanın en güzel örneklerinden birini sergilemiş “Öyleyse Allah bize yeter ve bizi muhafaza eder” demişti. İbrahim uzaklaşmıştı. Hâcer validemiz ve yavrusu İsmail çölün ortasında bir başlarına kaldı. İbrahim’in bıraktığı biraz su ve yiyecek kısa sürede bitti.

Bebek ağlamaya başladı. Hâcer annemiz bir yandan Allah’ın yardımın yetişeceğini biliyor diğer yandan yavrusunun ağlamasıyla endişelenmekten kendisini alıkoyamıyordu. Bebeğin susuz kaldığını ve bunun için ağladığını anladı. Anne yüreğiyle çocuğun orada kendi ellerinde cansız kalmasından korktu. Metanetini yitirdi. Çocuğu düzlükte bıraktı. Hızla yürüyüp yüksek bir tepeye doğru tırmandı. Su veya yanında su bulunabilecek insan aradı. Göremedi. Bebeğinin yanına indi. Diğer tepeye aynı şekilde çıktı. Bu iki tepe arasında böylece yedi defa gelip gitti.

Bu iki tepe Safâ ve Merve tepesiydi ve ileride, Hâcer annemizin yaptığı şekilde kıyamete kadar hac ve umre ibadetlerinde sa‘y edilecekti. Hz. Hâcer bebeğinin yanına indiğinde ise Allah’ın yardımın yetiştiğini gördü. Bebeğin debelenen minik ayaklarının altından berrak bir su çıktığına şahit oldu. Suyun boşa akıp kaybolup gitmesinde korkan validemiz telaşla âdeta suya emrediyor “zem zem-dur dur” diyordu, ve hemen suyun önünü kapattı. Peygamber Efendimiz bu anı ashabına şöyle anlatmıştır: “Allah İsmail’in annesine rahmet etsin.

Eğer suyun önünü kapamasaydı zemzem akıp giden bir ırmak olurdu” Evet, Hâcer validemiz teslimiyetlerinin nasıl mübarek bir kuyuyla mükâfatlandırıldığını bilmiyordu. O mübarek sudan bizim Peygamberimiz başta olmak üzere nice nebî, evliya ve mümin doya doya içecekti de tükenmeyecekti. Zemzem Allah’ın Irahmeti ve bu üç muhlis ve muvahhid müminin yüksek imanının bir semeresiydi. Allah’ın I rahmeti yetişmişti. Su hayat demekti. Hele bu su daha başkaydı. Sanki açlıkları gidiyor susuzlukları kanıyordu. Üstelik su berrak ve serindi. Annemiz böylece bebeğini de emziriyor, bebek sakinleşiyor ve annemiz rahatlıyordu.

Çölde su varsa orası hem insan hem de hayvanlar tarafıdan kısa sürede farkedilirdi. Yemenli Cürhüm kabilesinden bir kafile, belki de ilâhî bir el tarafından yönlendirilerek, Hz. Hâcer annemize ve İsmail’e ulaştılar. Zemzem’i gören yolcular, hayret ederek sudan istifade etmek istediler. Kuyunun sahibi olarak Hâcer annemizden izin aldılar ve burayı yurt edindiler. Böylece hem bugünkü Mekke’yi mâmur edecekler hem de Hâcer annemiz ve oğlunun yalnızlıkları giderilmiş olacaktı.

Cürhümlüler her daim Hz. Hâcer’i ve oğlunu muhafaza ettiler. Hürmet beslediler. Hizmetine baktılar. Böylece Hâcer validemizin “Öyleyse Allah bize yeter ve bizi muhafaza eder” sözü yerini buluyordu. Hz. İbrahim zaman zaman ailesini ziyaret etmiştir. Kendise yardım edebilecek yaşa gelen çok sevdiği oğlunu kurban etmekle emrolunmuştur. Hâcer annemiz bu ağır imtihana da rıza göstermiş, Allah’ın emrine karşı çıkmamıştır.

Rabb’inin emrine teslim olan bu mübarek hanım şeytanın kışkırtmalarını ve annelik damarından yakalayarak Allah’ın emrine isyan ettirme gayretini boşa çıkartmış, kendinden uzaklaştırmak için taşlamıştır. Bu ne büyük bir iman, ne yüce bir ihlâstır. İmtihanların içinde belki de en büyüğü olan evlat imtihanını “Allah bize yeter” diyerek tevekkülle karşılayabilmiştir. Yavrusuna ahirette kavuşma tesellisiyle avunmuştur.

Tarihte nice annenin yavrusu cebren ve zulümle alınmış ve katledilmiştir. Annelerin feryadı ve sızısı gökyüzünü doldurmuştur. Bu ise bu korkunç olaylardan daha farklı ve daha ağır bir imtihandır. Orada zalimleri engelleme ve karşı çıkma gücü yoktur. Burada ise çocuğu kurban edecek olan muhterem zevcidir. Hâcer validemiz çocuğunu yıkayarak temiz elbiseler giydirmiş, güzel kokular sürüp gözlerine sürme çekmiş, hazırlayıp süsleyerek yollamıştır. İşte Allah’a karşı teslimiyetin, acziyetin farkında olma ve ahiret hayatının ebediliğine inanma kamil manada bu olsa gerektir. Neticede Âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın ihsanı yetişmiş, Hâcer annemizin yüzünü güldürmüştür. Cenâb-ı Mevlâ I. İsmail yerine kurban edilmesi için Cibril vasıtasıyla koyun göndermiştir. Kazanan ve destanlaşan ise şüphesiz Hz. Hâcer ve İbrahim ailesi olmuştur.

Evlat Bir Emanettir

Hâcer validemiz mücadele ve sadakatle geçen ömrüyle öyle çok şey diyor ki! Evet, o Allah’a teslimiyetin, peygambere ve kocaya itaatin, çocuğu terbiyenin en güzel örneklerinden biri oldu. Allah’ın rızasının ve emrinin önüne yüreğine taş basarak hiçbir şey koymayan, nefsinin ve şeytanın itirazlarını alaşağı eden mübarek bir hanımdı. Evladı emanet görmenin ve “Allah verdi ve dilerse yine Rabbim alır” diyebilmenin çarpıcı bir örneğiydi. Özellikle kurban imtihanıyla evladını emanet görmenin kamil manada nasıl olacağını bize göstermiş oldu.

Evet, dile kolay geliyor. Yavrularımıza “emanet” diyoruz. El hak öyle. Allah’ın emanetidir yavrularımız. Bazan “emanet olduğunu unutabiliyoruz” “Tamamen bizimmiş” gibi davranıyoruz. Örneğin başına bir şey gelmesini kabullenemiyoruz. Din için fedakârlık yapmasına, bizden biraz uzaklaşmasına razı olmayabiliyoruz. Yeri geliyor evlenip yeni yuva kurduğunda dahi bizim elimizde, bizim konrolümüzde olsun, isteyebiliyoruz. Esasen onu o yaşına getirdiğimiz için, kendimizi evladımızla ilgili herşeyde tasarruf sahibi görüyoruz.

Bazan da yavrumuza kıyamayarak Allah’ın gösterdiği dosdoğru yoldan ayrılabiliyor, örneğin namaz gibi farzları yapmamasına, tesettürsüzlük gibi haramlara düşmesine göz yumabiliyoruz. Böylelikle onu da kendimizi de zora sokuyoruz. İşte tüm bunlar onun üzerinde gerçek tasarruf hakkının Allah da olduğunu nefsimize kabullendirmekte zorlandığımız anlamına geliyor. Hâcer annemizin emanet anlayışına ihtiyacımız var. Hâcer validemiz gibi kendi yaşıyışımızı da yavrularımızın yaşayışını da Allah’ın hükümlerine teslim etmeye ihtiyacımız var. Allah cümlemize Hâcer validemizin teslimiyetinden ve emanet anlayışından ihsan eylesin.

MUHAMMED SELAM İBRAGİMOV