Hayat ve ai̇le boyu okuma nasil kazanilir?

İnsanoğlu okumak için yaratılmış, gönderilmiş bir varlıktır. Okumak, insanoğlunun aslî vazifesidir. Okumak lügatlerde “Bir yazıda ne yazıldığını sâdece gözle veya aynı zamanda seslendirerek çözmek” yahut “Bir yazıda anlatılmak istenen mânâyı anlamak, öğrenmek” olarak tarif edilir. Bir de Anadolu’da halen kullanılan “çağırmak, davet etmek” gibi bir manası vardır. Okumanın yaygın manası bunlar olsa da, asıl manası “idrak etmek ve anlamak”tır. Kur’an kelimesinin aslı olan “kıraat” kelimesinin de asıl manası idrak etmek, fark etmektir. Dolayısıyla okumak sadece yazı ve kitap ile alakalı bir iş değildir. Düşünmek, görmek, dinlemek hatta dokunmak ve tatmak da doğrudan bir okuma şeklidir.
Öyleyse yeniden soralım: Okuma nedir?
Okuma; insanın kim olduğunu, niçin var edildiğini, nereden gelip nereye gittiğini, yaşadığı iyilik ve kötülüklerin akıbetinin ne olacağını bilmek, idrak etmektir. Kısaca Yunus Emre hazretlerinin “Okumaktan mana ne, kişi kendin bilmektir / Sen kendini bilmedin bu nice okumaktır” diyerek öz bir şekilde ifade buyurduğu hakikattir. Tasavvuf kitaplarından okuduğumuz “küntü kenz” hadis-i kudsîsi de, bir bilmek arayışı olan okumakla doğrudan alakalıdır.
Nitekim Cenab-ı Mevla “Ben, gizli bir hazine idim, bilinmeyi diledim ve mahlûkatı yarattım” buyuruyor. Bu mahlûkat içinde de bilmekle, ilimle vazifeli varlık insanoğludur. Bu bilme arayışı da, “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadis-i şerifinde öz bir şekilde ifade edilmiştir. Yani bütün bilişler yahut okuyuşlar, aslında insanın kendini bilmesine ve böylece Rabbini tanımasına doğru ilerler.
nsan Niçin Okur?
İnsanoğlu bilmek için okur. Yazılan her metin bir bilgiyi bildirmek için yazıldığı gibi, her okuma faaliyeti de bilmeye doğru akar. Mesela ahlâklı olabilmek için de önce ahlâkı ve nasıl ahlâklı olunabileceğini bilmek ya da görmek veya bir bilenden dinlemek gerekir. Çünkü insan ancak bilebildiği oranda sever. Eskiler, “kişi bilmediğine düşmandır” demişler. Bu noktadan bakınca asırlar boyu Vatikan’ın İslâm’ı karalamak için yüzlerce eser yazdırması, İslâm’ın yayılmasını önlemek için daimî bir kötüleme faaliyeti içinde olması, özellikle Avrupa halklarında tesirli olmuştur.
Günümüzdeki İslâmofobik yayınların da maksadı budur: Bilmeye engel olmak. Okumak insanı olgunlaştırır, erdemli kılar. Okumak insana güven, huzur ve sükûn verir, karakter ve kişilik kazandırır, ahlâkını yüceltir, öğrendiği değerleri hayata yansıtır ve kuru yük olmaktan, faydasız olmaktan kurtarır. Okuyarak olayların ve gelişmelerin iç yüzünü öğrenen, hakikatini bilen bir kişinin, öncelikle kendisine olan özgüveni artırır. Hayatla alâkalı problemleri ve onların çözümlerini kitaptan okuyan birisi, bir çocuk bile olsa, kendi hayatında benzer bir problemle karşılaştığında “ben bunun çözümünü biliyorum” der. Bu cesaret onu hayatın problemleri karşısında aciz bırakmaz.
Aile Boyu Okumanın Önemi Nedir?
Yukarıda söylediğimiz gibi, okumak sadece yazı ve kitapla alakalı bir faaliyet değildir. Düşünmek, görmek, dinlemek de doğrudan okumakla alakalıdır. Yani ilk bakışta sıkıcı ve aile içinde alışkanlık olarak yerleştirmesi zor gibi görünen okumak, hakikatle irtibatlı bir şekilde bütün hayata yayıldığı zaman eğlenceli bir hal alır. Geçtiğimiz ay içinde bizzat yaşadığım bir misalle anlatayım. Ailecek memleketimizdeydik.
Eşim, oğlum, kızım ve ben vefat eden aile büyüklerimizi ziyaret ve başlarında Yasin-i Şerif okumak için köy kabristanına gittik. Mezarlığa gitmeden önce oğlum, “Baba, mezarlıkta su kabı olmayabilir, çiçekleri sulamak için bir kap alalım mı” diye sordu. “Olur” dedim. Kabristanda Yasin-i Şerif’i ben okuyordum. Son iki sayfaya gelince oğlum “Baba gerisini ben okusam” dedi.
Mushaf-ı Şerifi ona verdim. Baktım okurken gözlerini kapatıp okuyor, ezberini kontrol ediyordu. Sonra kabristan içine yayılmış aile büyüğü kabirlerini ziyaret için yürümeye başladık. Henüz beş yaşındaki kızım “Baba insanlar niçin ölür?” dedi. Ben de “Allah , bizi dünyaya belli bir zaman için göndermiş, herkes mutlaka ölüyor kızım” dedim. Sonra “Çocuklar da ölür mü?” dedi.
“Evet kızım” dedim. “Kazayla mı ölür?” sorusuna “Kaza da olur, hastalık ile de ölür.” dedim. Kabristanda henüz iki yaşına varmadan vefat etmiş kız yeğenimin kabrini ona gösterdim. Yürürken “Baba ben de Kur’an’ımı getirsem, ben de abim gibi babaanneme okurdum” dedi. Kur’an’ım dediği, evde sahiplendiği pembe ciltli Yasin-i Şerif.
Bir saate yakın kaldığımız kabristanda daha nice durum ve konuşma dikkatimi çekti. Belki kitapla, yazıyla anlatılamayacak birçok şeyi yaşama, gösterme ve anlatma imkânı buldum. Maalesef günümüzde bilgi, özüyle irtibatını yitirdi. Herkes bilgiye kolayca ulaşabiliyor. Fakat bilginin güvenilirliği meselesi, büyük bir problem. Çocuklarımızın muhatap olduğu yazı, resim, anlatı ve hatta renkleri bile kontrol altında tutmamız gerekiyor. Ayrıca bilgiye ulaşma vasıtaları da, daha çok vakti heba etmek için kullanılıyor. Bu durumda ebeveyne hem bilgiyi hem bilgi vasıtalarını hem de vakti muhafaza ve kontrol vazifesi düşüyor.
Okumanın anlamına dair yazımızın başında verdiğimiz bilgiyi hatırdan çıkarmadan hareket ederek bir okuma anlayışı ve alışkanlığı inşa edebiliriz. Peki nasıl? Âşık Paşa kuddise sırruh “dinlemek, bilmeye âşıktır” der. Aile içinde okuma faaliyetini öncelikle dinleme olarak çocuklarımıza öğretmeliyiz. Her çocuk anne ve babasından masal dinlemek yahut okuyamadığı ve merak ettiği kitapları okumasını ister. Bu aşamada dinlemek, çocuk için okumaktır.
Aynı zamanda şifahen anlatılıyorsa jest ve mimikleri izliyor, hafızasına kaydediyordur. Kitaptan okunuyorsa, resimlere odaklanacak, kitap onun dünyasında bir oyuncak kadar yer edinecektir. İster şifahen anlatma ister kitaptan okuma olsun, her iki durumda da çocuklar sık sık sorular soracaktır. Soruları da mümkün mertebe cevaplamaya özen göstermek lazımdır. Bu anlatmadinleme, sorma-cevaplama sayesinde çocuk ve ebeveyn arasındaki bağ oldukça güçlenir.
Özellikle günümüzde televizyon, internet ve dijital oyunlar sebebiyle aile içindeki iletişim bağı kopmuş durumdadır. Asırlar boyu nesiller arası iletişim bağına ve dil denen hazinenin nesiller arasındaki aktarımına vesile olmuş bu anlatma-dinleme usulüne sıkı sıkıya bağlanmamız lazımdır. Özellikle masalların zengin hayal ve kelime dünyası çocuklar için büyük bir ruhi beslenme kaynağıdır.
ALİ SÖZER