Ana sayfa

Adam var mi ki̇, kitliği olsun!

Adam var mi ki̇, kitliği olsun!

Zamaneden şikâyet eskiden beri var olagelmiştir. İnsanoğlu zamanın git gide kötüleştiğini, zamane insanının da faziletlerini bir bir yitirdiğini fark etmiş ve şikâyet etmiştir. Bu şikâyetler zamanında pek fark edilmese de, vakit geçtikçe hakikat olduğu anlaşılmıştır. Tıpkı Hafız-ı Şîrâzî gibi. O zamaneden şöyle şikâyet etmiştir: “Böyle adamlar yüzünden dünya yaşanacak yer olmaktan çıktı, cihanı yıkıp yeniden yapmak lâzım.”

Ecdadımızın birkaç asırdır söyleyip durduğu ve bizim çok sonradan fark ettiğimiz bir diğer husus da kaht-i ricaldir. Kaht-i rical, yani adam kıtlığı, adam yokluğudur. Ecdadımız özellikle memlekette büyük devlet ve siyaset adamlarının, âlimlerin bulunmamasını kast ederek bu tabiri kullanmıştır.

Özellikle Tanzimat dönemi ve sonrasında bu tabirin çok kullanıldığı görürüz. Yakın tarihimiz olması hasebiyle de bu böyledir. Fakat çok önceden beri bu konuda uyarılarına başlamıştır. Çünkü büyük devlet adamlarının yetişmemesi, âlimlerin çok azalması bir devletin yıkılışın sebeplerindendir.

Peki, Kimdir Bu Rical?

Rical, Arapça “racül” kelimesinin çoğuludur. “Falanca kişi devlet ricalindendir”, “Devlet ricali de oradaydı” gibi ifadelerde kullanıla kullanıla, rical kelimesi de tek başına, tekil olarak kullanılmaya başlanmış ve devlet adamları, âlimler için söylenilir olmuştur.

Ancak kaht-i rical derken, bu adamlardaki hususiyetlerin azalmasından bahsedilir. Çünkü söz konusu adamlar, “iyi eğitim almış, adaletli, basiretli, vakarlı, yerine göre konuşan, istişare etmeyi bilen, yanı başından ulemayı ayırmayan, haris olmayan, hasetle hareket ederek devleti zora sokmayan, adam kayırmayan, liyakate dikkat eden, ileri görüşlü, devleti ve milleti için fedakâr” zatlardır.

Bolluk ve bereket zamanında, ecdadımız adamlığın da bolluğunu görmüş olacak ki, azaldıkça ikaz etmiş ve bu kimselerde olması gereken hasletleri sıralamış, yazmış, anlatmış.

Her Devrin Hastalığı: Neme Lazımcılık

Klasik metinlerimizi dikkatle okursak bizi asırlar öncesinden uyardıklarını görürüz. Bu bazen bir menkıbe, bazen bir şiir, bazen bir mektuptur. Kaht-i rical hususunda da ilk uyarılardan biri, Beşiktaşlı Yahya Efendi hazretlerine aittir. Kanûnî Sultan Süleyman hazretleri, her ne kadar Osmanlı ricalinin zirvesini zamanına toplamış olsa da devletin akıbetini düşünür, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye süt kardeşi Yahya Efendi hazretlerine bir mektupla sorar.

Mektupta: “Efendim, sen ilâhî sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları"nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye yazılıdır. Mektubu okuyan Beşiktaşlı Yahya Efendi'nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır: “Neme lâzım be sultanım!”

Sultan cevaba bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zat nasıl böyle bir cevap verebilir? Biraz hiddetlenir, yine de “Acaba bilmediğimiz bir mana mı var?” diye düşünür ve kalkar Yahya Efendi'nin Beşiktaş"taki dergâhına gelir.

Der ki: “Mektubumuza ‘Neme lazım’ diyerek geçiştirmişsiniz Efendim!” Yahya Efendi şöyle bir bakar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.

Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de neme lazım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür.

Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir…”

Osmanlı’nın duraklama ve gerilemeyi geç fark ettiği teraneleri vardır, malum. Fakat mezar taşlarımızı bile okuyup anlamaktan mahrum bir millet olduğumuz için ecdadımızın asırlar öncesinden bizi nasıl uyardığını, kendi zamanının farkında olup mücadele verdiğini nereden bileceğiz? Beşiktaşlı Yahya Efendi’den yarım asır sonra doğan Nev’i-zade Ataî, Sohbetü’l-Ebkâr adlı mesnevisinde hem zamaneden şikâyet etmiş hem de insanların, devlet ricalinin yitirdiği hasletlere dikkati çekmiştir. Eserdeki üslubu dikkat çekicidir. O zamana kadar gelenekleşen üslubun aksine, sert ifadeler vardır. Aslında klasik eserlerimizin hemen hepsinde nasihat ve hikmet üslubu hâkim olduğundan erbabı için her zaman ikazlar vardır. Bizim bahsettiğimiz artık açık açık dile getirilmesi ve bu konuda eserler, risaleler yazılmasıdır.

Beş Asırdır Uyarıyor Ecdat

Zamaneye ve kaht-i ricale dair 16. yüzyılda başlayan uyarılar, 17. yüzyılda iyice yaygınlaşmıştır. Artık dışarıdan bir ses olarak değil, doğrudan sultanlara sunular layihalar, raporlar vardır. Bunların en başta geleni Koçi Bey’e ait risalelerdir. Tek risale olarak bilinse de hem sultan Dördüncü Murad’a hem de Sultan İbrahim’e sunduğu, Osmanlı Devleti’ndeki yozlaşmaları ele alan, bozulmaların nedenleri ve çözümleriyle ilgili öneriler sunan iki risale vardır.

Bu risalelerde, Osmanlı devlet düzeninin dayandığı esaslara değinilmekte ve bozulmaların nedenleri, biçimleri ele alınmaktadır. 17. yüzyıla tekabül eden bu zamanda, saray ve İstanbul’un durumu kötü, devlet idaresi yozlaşmış, değersiz devlet adamlarının cirit atmaktadır. Ayrıca isyanların ve iktisadî çöküntünün kendini hissettirmektedir. Fakat Osmanlı Devleti hâlâ dünyanın en güçlü devletidir.

Koçi Bey’den yarım asır önce doğan Gelibolulu Mustafa Alî, çok yönlü bir âlim ve tarihçi olarak, zirvedeki Osmanlı için çok yönlü tahliller yapmıştır. Dolayısıyla Osmanlı’nın bu durumu çok önceden fark ettiğinin bir başka delilidir. Koçi Bey’den elli yıl sonra doğan Urfalı şair Nabi ise hem şiirine hem de eserlerine hikemî bir üslupla zamanenin durumunu ve kaht-i ricali işlemiştir. Hatta onun oğlu için kaleme aldığı Hayriyye adlı mesnevîsi, yaşadığı asrın sağlam bir eleştirisidir.

Payitaht’ta üst düzey vazifelerde yer almış, çöküntüye sebep olan bütün durumlara vakıf olan Nabi, emeklilik yıllarında, Halep’te oğlu için, aslında bütün Osmanlı için, bu mesneviyi yazmıştır. Şair Nabi, oğluna önce sağlam bir itikada sahip olmayı, İslâm’ın şartlarını hakkıyla yerine getirmeyi, evliyaya hürmet etmeyi uzunca anlattıktan sonra, zamanenin kötülüklerin nasıl uzak duracağını anlatmıştır. Zamaneyi anlatırken de kaht-i ricalin Osmanlı’nın bütün zerrelerinde nasıl hissedildiğinin resmini çizmiştir adeta.

18. asırda ise Osmanlı kaht-i ricalin zirvesini görmüştür. Şeyhülislamlar, âlimler, komutanlar, vezirler ve devlet adamları artık yetişmez olmuştur. Bu günden bakınca 18 yüzyıla geldiğimizde şairlerimizin bile birden kesiliverdiğini görürüz. Yetişenler de hüzünlü nağmeler bırakıp gitmişlerdir. Kuğunun son şarkısını ise Şeyh Galip söylemiştir. Şair Nabi’nin yolundan giden bir diğer şari ve devlet adamı da Koca Ragıp Paşa’dır.

O da hikemî bir üslupla yazdığı şiirlerinde ahlâka ve fazilete yer vermiş, zamaneden şikâyet etmiştir. Daha bir asır öncesinde, aşıkâne gazeller yazan şairler, artık hikmete âşık olmuşça, nasihat edercesine şiirler söylemişlerdir.

Şüphesiz durumu en açık şekilde 18. yüzyıl hükümdarlarından Üçüncü Mustafa, bir kıt’asında ifade etmiştir:

“Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele Devleti çerh-i denî verdi kamu müptezele Şimdi ebvâb-ı saâdette gezen hep hezele İşimiz kaldı hemân merhamet-i lemyezele” Yani “Düzeleceğini zannetmeyin, dünya yıkılıp gidiyor;

Felek devleti aşağılık adamlara teslim etti. Mutluluk kapılarında şimdi bu aşağılık, âdî adamlar dolaşıyor ve artık işimiz Allah’ın merhametine kaldı.”

demiştir. Bu asırdan itibaren de âlimler, şairler, devlet adamları zamanenin resmini çizmeye, kaht-i ricâle karşı tavsiyeler ve çareler sunmaya devam etmişlerdir.

Osmanlı son nefesine kadar, yatağa düştüğü, ecel terleri döktüğü demde bile yetişen adamlarıyla hastalığına çare aramıştır. Biz iyi adamların iyi atlarla gidip bir daha dönmediği demde yaşıyoruz. Adam mı kalmış ki kıtlığından bahsedelim. Fakat ecdadımızın metinlerine bu gözle bakarsak hem adamlığın hem de yokluğunun ne demek olduğunu bir nebze anlarız belki.

MUHAMMED SELAM İBRAGİMOV