Ana sayfa

İslâm’i yaşayabi̇lmek i̇çi̇n takli̇t lazimdir

İslâm’i yaşayabi̇lmek i̇çi̇n takli̇t lazimdir

İslâm tarihinin geçmiş asırları nesiller boyunca aktarılagelmiş güzel ahlâkımızla süslemiş, güzelleşmiştir. Böylece imkânı olan da olmayan da eğitimden mahrum kalmamış, müslümanlıkla donanmıştır.

Taklit kelimesi Arapçada “bir şeyi insan veya hayvanın boynuna asmak ya da takmak” anlamındadır. Fıkıh usulü terimi olarak bir âlimin ictihadî bir meseleye dair görüşünü, delile dayalı olmaksızın benimsemeyi veya uygulamayı ifade eder.

Müslümanlar asırlar boyunca âlimleri rehber edinerek yaşamışlar, dinin güzelliklerini hayatlarına yansıtmışlardır. Fıkıh usulünde Müslümanlar âlim ve âmmî diye ikiye ayrılmıştır. Âlim bilen kişidir. Delile dayalı fıkhî bilgi sahibi olanlar âlimler kendi içinde müctehid, müftü ve fakih olmak üzere üçe ayrılır.

Müctehid derecesinde olan âlimler, İslâm’ın ilk asırlarında yaşamış, sahabe veya tâbiîn nesline yetişmişlerdir. Müctehid âlimler, daha sonraki âlimlerin de yolundan gittikleri, onları taklit ettikleri imamlardır. Âmmî kişi ise avam demektir.

Avamdan kişiler doğru yolda kalabilmek için müctehid imamları taklid etmek zorundadır. Fakat bu zorunluluk, gönülden ve samimi bir taklit ile gerçekleşir. Çünkü geçmiş asırlardaki büyük İslâm âlimleri bile ilk asırlarda yaşayan müctehid âlimlere teslim olmuş, onların yolunda yürümüşlerdir.

Günümüzde, sanki aklını ve hür iradesini başkasına teslim etmek, düşünmeyi terk etmek gibi karalanmaya çalışılsa da aslında taklit; en güzel, en doğru ve en sağlam olan yolu akıllı davranarak seçmek ve takip etmektir. Bu yönüyle asıl düşünen kişiler, büyük âlimlere uyar, yolunu sağlama alır.

Hayatın Özü Taklit

Taklit fıkhî bir ıstılah ve uygulama olduğu kadar yüce dinimiz İslâm’ın tarih boyunca geniş coğrafyalara yayılmasının, tarih boyunca nesilden nesle aktarılmasının da hikmetini barındırır. Bu yönüyle taklit sadece fıkhî bir ıstılah değil de bir öğretme, sevdirme ve güzel ahlâkı yayma usulü olarak anlaşılmalıdır.

Teknolojinin gelişmesiyle iletişimin çeşitlenip hızlandığı ve kıtalar ötesinden her türlü bilgiyi, belgeyi ve görüntüyü bizlere taşıdığı bir zamanda yaşıyoruz. Ayrıca günümüzde her şeyin teorisi üzerine kitaplar, makaleler yazılıyor.

Geçmiş asırlardan ise bizlere çok fazla teorik metnin kalmadığını görüyoruz. Yani bir şeyin nasıl uygulanacağını, öğretileceğini yazan kitaplar pek günümüze kalmamış ya da hiç yazılmadı. İşte tam burada taklit devreye giriyor. Yani görerek ve benimseyerek öğrenme ve yaşama.

Geçmiş asırlara hikmetle baktığımızda, müslümanların Asr ı Saadet’in inceliklerini nasıl öğrenip hayatlarına yansıttıklarını idrak edebiliriz. Efendimiz’in tebliği, fert fert yayılmıştır. Dolayısıyla her yeni Müslüman ya Efendimiz’den ya da bir Müslümandan görerek öğrenmiş, benimsemiştir.

“Mümin müminin aynasıdır” hadis-i şerifini bu yönden de anlamak lazımdır. Müslüman, Müslüman kardeşinde gördüğü güzelliği sever, kendi hayatında uygular. Eğer onda kötü bir şey gördüyse bundan da ibret alır, o kötü halden uzak durur. Hatta tatlı dille kardeşini uyarır, kendi hayatındaki güzellikle ondaki kötülüğü de giderir.

Siyer kitaplarından Efendimize ve sahabeye dair okuduklarımız bize bu konuda yol göstermektedir. Mesela İslâm’ın ilk yıllarında, henüz birkaç kişi Müslüman olmuş iken Ebu Talip, Efendimiz ile Hz. Ali’nin beraber namaz kıldığını görür.

Hz. Ali henüz çocuktur. Ebu Talip, onları secde halinde görür ve bu durumu garipser. “Ben asla böyle yapmayacağım” der. Bizim bu rivayetten alacağımız derslerden biri de henüz çocuk olan Hz. Ali’nin Efendimiz’le namaz kılması, onu taklit etmesidir.

Diğer taraftan Efendimiz de e Hz. Ali’ye , yani bir çocuğa dini öğretmekte ve beraber ibadet etmektedir. Her türlü baskı ve zulmün uygulandığı Mekke’de, müminler kuytu yerlerde gizlice toplanarak İslâm’ı yaşamış ve birbirlerine öğretmişlerdir.

Yesrib’in Medine olması ve Hicret’e açılması da ilk muallim Mus’ab bin Umeyr ile gerçekleşmiştir. Medine i Münevvere’deki her yeni Müslüman ondan gördüğünü uygulamıştır.

Yani onu taklit etmiştir. Nitekim Efendimiz de “Beni gördüğünüz gibi namaz kılın” buyurmuştur.

Zaten Ashab ı Kiram’ın hayatı adım adım Efendimiz’in izinde yürüme ve O’nu taklit etmek olmuştur. Tarih boyunca Müslümanların tavrı da böyle olmuştur.

Hz. Mevlana, Fihi Mâ Fih adlı eserinde şu kıssayı anlatır:

“Efendimizin sevgili torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin çocukken yaşlı birinin yanlış abdest aldığını gördüler; adamın abdesti doğru değildi.

Ona en güzel şekilde abdest almayı öğretmek istediler. Adamın yanına gittiler. Biri, ‘Bu, bana yanlış abdest alıyorsun diyor’ dedi. ‘İkimiz de senin huzurunda abdest alalım; bak, bakalım; ikimizden hangimizin abdesti şeriata uygun.’ İkisi de adamın yanında abdest aldılar.

Adam da; ‘çocuklar’ dedi, ‘sizin abdestiniz dine tam uygun, doğru, güzel; bu garibin abdesti yanlışmış’ diyerek kendi yanlışının farkına vardı.”

İslâm tarihi boyunca itikat, amel ve güzel ahlâkın sadece kitaplar ve öğretme usulüyle yayılmadığı bilmemiz gerekiyor. Tam aksine itikat ve ilmihal kitaptan yahut şifahen hocadan öğrenilirken uygulama olarak öncelikle anne baba, aile büyükleri ve çevreden, esnaftan, hocalardan ve tasavvuf erbabından görerek alınıp uygulandı.

Hatta Müslümanlar olarak beraber namaz kılar, beraber yemek yer, beraber bayram yapar, beraber sevinir ve hep beraber taziye yaparız. Bütün bunlar ortak tavrın yayılması, nesilden nesle aktarılmasıdır. Sevinçte de hüzünde de, darlıkta da bollukta da beraber oluruz.

Görerek öğrenmenin en önemli taraflarından biri de kalbin nasihate açılmasıdır. Sözlerin hikmet ve ibretlerle süslü olması da bundandır. Yüce kitabımız Kur’anKerim’de Hz. Lokman oğluna nasihatleri bu hususta çok güzel bir misaldir. Lokman suresinde 12 ile 19. Ayet i kerimelerde mealen şöyle buyrulmuştur:

“Gerçekten, Biz, Lokman'a hikmet verdik; şükret Allah'a, diye. Şükreden kendisi için şükretmiş olur; nankörlük eden de kendine eder. Allah müstağnidir. Övülmeye tek layık olandır. Hani Lokman, oğluna öğüt vererek demişti ki: Yavrucuğum Allah'a sakın eş, ortak koşma; çünkü şirk büyük bir zulümdür. Biz insana anasına, babasına iyi davranmasını da tavsiye ettik.

Çünkü anası sıkıntıdan sıkıntıya düşerek onu karnında taşıdı. Sütten kesilmesi bile iki yıl sürdü. Ona, Bana, anana, babana şükret, dedik; er geç dönüş yine Bana'dır. Bununla beraber onlar körü körüne Bana ortak koşman için uğraşıp seni zorlarlarsa, onlara itaat etme; kendileriyle dünyada iyi geçin; fakat sen kendin Bana içten yönelen kimsenin yolunu tut.

Sonunda dönüşünüz Bana’dır. Ben de yaptıklarınızı size birer birer haber veririm. Yavrucuğum iyi bil ki yaptığın şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da bir kaya içinde veya göklerde veyahut yerin dibinde bulunsa, Allah onu yine senin karşına getirir. Çünkü Allah Latif'tir, Habir (en ince ve gizli işleri gören ve herşeyin iç yüzünü bilen)dir. Yavrucuğum, namazı dosdoğru «kıl, iyiliği emret, kötülüğü önle.

Başına gelene sabret. Bunlar gerçekten azmedilmeye, başarılmaya değer işlerdendir. Hem, insanlara karşı öyle kasılıp böbürlenme. Yeryüzünde çalımla kurularak yürüme. Çünkü Allah kendini beğenip öğünen kimseleri asla sevmez. Yürürken itidalle yürü, konuşurken sesini indir; şüphe yok ki, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.”

Hz. Lokman’ın evladına öğütleri önemlidir. Efendimiz’in hayatına baktığımızda da çocuklarla oyunlar oynadığını, onlara güzel sözlerle hitap ettiğini ve gençlere nasihat ettiğini görürüz. Böylece aradaki yaş farkı sorun teşkil etmez ve taklidin hikmet kapıları aralanmış olur.

İslâm tarihinin geçmiş asırları nesiller boyunca aktarılagelmiş güzel ahlâkımızla süslemiş, güzelleşmiştir. Böylece imkânı olan da olmayan da eğitimden mahrum kalmamış, Müslümanlıkla donanmıştır.

Günümüzde bize lazım olan da bilgi ile donandığımız kadar İslâm’ı güzel yaşayanların hayatını taklit ederek amel ve ahlakımızı doğru yapmak, güzelleştirmektir. Böylece taklitten tahkike giden yola girmiş oluruz. Bir daha ki yazımızda da inşallah tahkiki ele almaya çalışalım.

ALİ SÖZER