İnancın gücü
Şayet insan sadece kendine, kendi gücüne veya Allah’ın ona bahşettiği nimetlere güveniyorsa, her an bu gücü kaybetme ihtimali vardır. Dolayısıyla en ufak sorunlar karşısında bile ne kadar güçsüz ve aciz kaldığı görülebilir. Buna en çarpıcı örnek olarak, tüm dünyanın büyük akıl hocası olduğunu iddia eden Amerika’yı verebiliriz.

Şayet insan sadece kendine, kendi gücüne veya Allah’ın ona bahşettiği nimetlere güveniyorsa, her an bu gücü kaybetme ihtimali vardır. Dolayısıyla en ufak sorunlar karşısında bile ne kadar güçsüz ve aciz kaldığı görülebilir. Buna en çarpıcı örnek olarak, tüm dünyanın büyük akıl hocası olduğunu iddia eden Amerika’yı verebiliriz.
Gerçek şu ki Amerika’nın tüm güneydoğu sahilini alt-üst eden –Katrina- kasırgası, o güçlü devletin(!), Yaratıcının gücü ve etkisi karşısında ne kadar güçsüz ve aciz kaldığını tüm dünya gördü. Böylece Hak Teâlâ’nın azameti ve yaratılanın acizliği bir kez daha gözler önüne serilmişti.
Tüm dünya üzerinde, güç ve kudret gösterileri yaparak hayali bir hegemonya oluşturmasına rağmen, kendi halkının üzerine çöken böylesi bir felakete karşı aciz ve perişan bir şekilde eli kolu bağlı kalmıştı. Gerçek olan şu ki kendi ülkesinin sorunlarını çözemeyecek kadar aciz olduğu hakikati de böylece gün gibi ortaya çıkmıştı.
Halkının ona en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda düştüğü kötü durumu değiştirebilecek ne gücü, ne otoritesi ne de herhangi bir kudreti kalmıştı. Tüm dünyaya demokrasi ilkeleri dikte ederken, okyanusun kıyıya attığı çürüyen cesetler, alevlerin sardığı binalar, soygun ve yağmalamalar ve yıkıcı “Katrina” kasırgasının beraberinde getirdiği birçok diğer felâketlere karşı zavallı bir şekilde eli kolu bağlı kaldı.
Şunu çok iyi idrak etmeliyiz ki, Allah Teâlâ’ya tevekkül etmek ve O’na güvenmek, gücüne ve kudretine inanmak bir Müslümanın hayatının vazgeçilmez şartı ve önemli ilkesidir. Tevekkül; sıkıntılarda sabır ve varlıkta şükür etmemizi gerektiren bir davranıştır. Dünya malı zihnimizi gölgelememelidir. Ayrıca bilmeliyiz ki, Allah’a tevekkül edenin yüreği daima dingindir.
Mesela İmam Şamil’in (rahmetullahi aleyh) Allah Teâlâ’ya nasıl tevekkül ettiğini hatırlayalım;
Dağıstan’ın diğer imamları “Gazi Muhammed ve Hamzat Beg”den (Allah onlardan razı olsun) sonra 25 yıl süren şiddetli savaş zamanlarında İmam Şamil’i (rahmetullahi aleyh) muhafaza eden en önemli unsur şüphesiz Allah Teâlâ’ya olan samimi tevekkülüydü. Vücudu sayısız savaş darbesi almasına rağmen, Hak Teâlâ İmam Şamil’i, her an Allah’a teslim olan ve tam bir tevekkülle O’na iman eden bir mümin olarak gelecek nesiller için koruyordu.
İmam Şamil tüm yaşamı boyunca, hemen her konuda Hak Teâlâ’ya tevekkül etmiş, buyruklarına uyarak ve dosdoğru olan yolunu takip ederek yaşamıştı. Günümüzde insan vücudundaki önemsiz bir yaradan dolayı oluşan mikroplar bazen kangren olup el, ayak veya vücudun herhangi bir uzvunun kesilmesine sebep olduğunu çok kez görmüşüzdür. Fakat Allah Teâlâ, imam Şamil’in hayatını yıllarca, yüzlerce acımasız darbeye karşı korumuş ve Hak Teâla’nın kendisine iman edip tevekkül edenleri, her şeye rağmen nedenli koruyacağını apaçık göstermiştir.
Bu, hiçbir şeyin insan üzerinde muktedir olamayacağının ve kendisine geçici olarak sınanmak için verilen küçük bir nimetin haricinde bu dünyada hiçbir şeyi yönetemeyeceğinin, bir tek Yüce Allah’ın her şeyin hâkimi ve tüm dünyaya O’nun hükmettiğinin apaçık göstergesidir. Allah Teala’ya tevekkül, insana manevi olarak güç-kuvvet verir. Gerçek bir Müslüman her konuda sadece İlahi rahmete güvenir, O’nun yazgısına itaat eder.
Bir mümin her hangi bir günah işler ise, cezalandırılacağını ve günahtan kaçınması gerektiğini bilir. Günahların dışında her hangi bir diğer talihsizlik veya sıkıntılar meydana gelirse, gerçekten inançlı olan bunun durumunu değiştirmeyeceğini bilir, yani bu durum onun hayata karşı tutumunu değiştirmez. Bu yüzden tam bir samimiyetle Hak Teala’ya tevekkül etmek bir Müslümanın gözle görünmeyen en güçlü silah konumundadır.
Tevekkül aynı zamanda evinde zahiri bolluk ve lüks olmasa bile kişinin gerçekten zengin olduğunun göstergesidir. İnançlı bir insan kendi gücüne veya Yaradan’ın bahşettiği herhangi bir nimetten ziyade Yaradan’ın gücüne ve kudretine dayanır. Zira gerçek bir Müslüman bilir ki, yaşamı boyunca tüm bu nimetleri veren, aynı zamanda da dilediği anda geri alan sadece ve sadece O’dur. Bu gerçeği hayatımızda birçok örnekle tecrübe etmişizdir.
Bir başka deyişle, hepimiz dünyanın farklı yerlerindeki kasırgalarla, hortumlarla, yangınlar ve herhangi felaketlerle, daha önce huzur ve refah içinde yaşayan nice milletleri, bir anda nimetlerini, huzur ve kudretlerini kaybetmiş bir halde görmüş veya duymuşuzdur. Görüldüğü gibi, insan hiçbir şeyin hâkimi değil, tüm nimetleri veren ve yine dilediğinde alan ancak ve ancak Hak Teala’dır.
Müslümanın imanı ve tevekkülü güçlendikçe, hayat gemisi düzgün ve sakin bir şekilde yol alır. Dünyevi dalgalar onu sarsmaz. Gemi istikrarlı ve huzurlu bir şekilde rotasında devam eder. Hayatında oluşan bir takım dalgalar onu ne şekilde sallarsa sallasın, ilerlediği hakikat yolundan asla şaşmaz.
Asrı Saadet devrinde ashabın eşlerindeki güçlü imanı ve her konuda Hak Teala’ya tevekkül etmelerini, buyruklarına kayıtsız şartsız iman etmeleri sayesinde nice sıkıntı ve kayıplara karşı büyük sabır elde ettiklerini hatırlayın. Daima çeşitli çatışmalarda eşleri vefat ediyor ya da ağır yaralanabiliyordu. Eşlerinin arkasından kendilerini öldürmediler, Allah yolunda canlarını feda edenler için gözyaşı dökmediler. Bazı zayıf inançlı, yaşamdan vazgeçmek isteyen kadınlar gibi çığlık atıp, ağlamadılar. Onlar inançlarında, her konuda Allah’a tevekkül ederek, bu dünyaya sınanmak ve O’na kul olmak için gönderildiklerinin bilinciyle, sağlam bir çivi gibi kararlı bir şekilde hep ayakta durdular. Eşlerini vakarla defnettikten sonra, ailelerini korudular ve Allah’ın emirlerine göre gerçek bir Müslümanın olması gerektiği gibi yaşamaya devam ettiler.
Güçlü bir inanca sahip olan insan her türlü fırtına ve baskının üstesinden gelir ve hayatındaki hiçbir dalga, onun yaşam gemisini belirlenen rotadan saptıramaz. Zira inancı onun hayatını kurtarır. Aksi halde dünyevi nimetlere güvenmemeliyiz, çünkü bu nimetler her an felâkete dönüşebilir. Mesela Filistin, Irak ve diğer ülkelerdeki Müslümanların yaşamakta oldukları zulmü, birkaç günlüğüne zulmeden ülkeler yaşarsa sizce ne olur? Kimse ne yapacaklarını ve nasıl davranacaklarını hayal bile edilemez...
Peygamber Efendimiz şöyle demiştir:
“Allah’ı hakiki algıyla kavrasaydınız, dualarınızla Allah sizi bir dağ kadar sıkıntıdan (sayısız sıkıntı ve felâketten) arındırırdı” (Beyhaki “Zuhd kabir”, № 976; Tirmizi “Navadir ul-Usul”, № 1184; Maruzi “Tazimussalat”, c. 2, s. 808–802).
Mazlumun duasının zulmedene nasıl bir felâket getirebileceğini bir düşünün! Birçok ülkenin Müslümanlarını kendilerine zulmedenlere karşı -Kunut duasını- okumaya zorlayan aynı ülke kibirle ve küstahça Müslümanların kültürel mirasını (dünya çapında kutsal yerleri) yok etti, halka zulüm uyguladı, insanlara felâketler yağdırdı. Onlar, kendilerinin ve her türlü diğer gücün, kudretin üzerinde, yüce olan, her şeyi yaratan ebedi bir kudretin olduğunu bilmiyorlardı. Doğal olarak bir gün içerisinde koca bir eyaletin su altında kalacağını tahmin bile edemediler.
Bu dünyadaki her şeyin Hak Teâlâ’nın emriyle, “Kün” yani “Ol!” demesiyle geliştiğini ve O’na hiç bir silahın gerekmediği, sadece dilemesiyle yani “Kün!” demesiyle her şeyin oluverdiğini bilmiyorlardı. O her şeyi yaratandır. Sadece “Kün!” emriyle hem yaratabilir, hem yok edebilir. Bu, Allah’a yüz çevirenlerin bu dünyada cezalandırılabileceğinin ve ezilenlerin duasının karşılık bulabileceğinin çarpıcı bir örneğidir.
Dikkat ediniz, Müminler ilk bakışta ne kadar zayıf ve güçsüz görünse de, onların tevekkülü, onların inancı “güçlü” ülkelerin tüm dünyaya telkin ettiği güçten üstündür ve duaları Yüce Allah tarafından kabul görür. Sonuçta Yüce Yaradan için bu dünyayı hem yaratmak, hem yok etmek kesinlikle zor değildir, O’nun bir tek “Kün” demesiyle her şey oluverir.
Suriye’deki hapishanelerde bulunan insanlar şunları anlatmıştı;
İşkence görmek üzereyken, mahkûmlar ellerini kaldırarak dua ediyorlardı. Tam o esnada bazı gardiyanlar, Yüce Allah’ın dualarını kabul edeceği ve kendilerinin cezalandırılacağı korkusuyla kaçıyorlardı.
Kalplerinde en ufak iman olan insanların nasıl davrandığına dikkat edin. Tevekkülün anlamını, inancın önemini kavrayan insan günah işlemekten korkar ve bunun bilinciyle günahtan uzaklaşır, kaçar... Peki, tevekkülün anlamını, dünyevi varoluşun anlamını idrak edemeyen nasıl davranıyor;
felâket yaşadığında nasıl da kıvranıyor, Allah’ın sınamak için bahşettiği geçici nimetlerden medet umarak nasıl da deliriyor. Tıpkı bir sarhoş gibi nasıl bedbaht bir durumda bulunduğunu, durumunun ne kadar acınası olduğunun farkında bile değildir.
Kötülük yapanlar da dünyevi nimetlerine güvenerek, sayısız talihsizlikler yaşamalarına rağmen gerçek durumlarını idrak edemiyorlar. Bir toplumun gelişmesi ve doğru yolda yürümesinin en önemli şartı, bu toplumun ve her bireyinin güçlü inancının (sağlam imanın) olmasıdır. Kalpleri güçlü inançla dolu insanlardan oluşan toplum mutlu sayılabilir. Aksine inancı zayıf insanların oluşturduğu toplum çok mutsuzdur. Bunlar yakınlarına, tanıdıklarına, akrabalarına yardım etmeyenler, zulmedenlerden korkanlar, kendini düşmana karşı koruyamayanlar ve hiç bir konuda gelişme gösteremeyenlerdir.
Bazı Müslüman ülkeler Avrupa ülkelerinin sömürgesi olmadan önce, sömürgeciler Müslüman ülkelerini içten yıkmaya, yani insanların kalplerinde taşıdığı inancın gücünü zayıflatmaya çalışmıştır. Müslümanların sayısının – az veya çok onları köleleştirmenin pek önemli olmadığını, her şeyin insanların kalplerindeki inanca, inançlarının gücüne, kalplerindeki inancın güçlü veya zayıf olmasına bağlı olduğunun farkındalardı.
Şimdi aynı kişiler insanın inancını zayıflatma çalışmalarına, domuz eti, köpek eti, insan vücuduna ürünlerle sokulabilecek diğer maddeler, kimyasallar içeren özel ürünler üreterek devam ediyorlar. Yoğun olarak insanların zihinlerini ayartıcı kişilerin gerçek hayatlarını anlatan programlar, müzik, film, dizi, şovlar gösterime sokuyorlar.
İnsanı onurundan mahrum bırakan eğlence merkezlerinin, kumarhaneler, saunalar, gece kulüplerinin yaygınlaşması ve gelişmesine önem verildi. Kişiliğin yozlaşması için her şeyi icat ettiler, otomatikleştirdiler, tüm bunların ne zaman oluştuğunun ve hayatımızda yer aldığının farkına bile varamadık.
Sabah-akşam, denizaşırı adalarda çekilen çıplak, arsız, ahlaki değerlerden yoksun kahramanların reklamının yapıldığı bitmek bilmeyen diziler gösterime sokuldu. İhanet, aldatma, ahlaksızlığın sıradanmış gibi kabul etmeyi benimseten filmler çekildi. Mutlak yozlaşma normalmiş gibi telkin adildi, edilmeye devam ediyor.
İnsanların zihnine o kadar çok yıkıcı şeyler sokuluyor ki hepimiz yavaş yavaş zina yapan, katil, hırsız, hain ve ahlaki canavara dönüşüyoruz. Müslümanların tüm ahlaki değerleri, tüm olumlu özellikleri sıfıra vurulmakta ve içimizde iman dışında her şeyi oluşturmak için çabalıyorlar. Her şey Müslümanları özünden kopararak, Şeytan’ın yolundan yürümesine doğru ilerlemekte.
Her evinize geldiğinizde televizyonu açın ve ne gösterildiğini bir bakın. Normalmiş gibi filmin birinde şiddet, diğerinde cinayet, üçüncüsünde zina ve iğrençlik. Normal bir ailenin oturup izleyebileceği film yoktur. Bir birleriyle yarışarak, ağızlarını köpürterek çeşitli kademelerdeki politikacıların tartıştığı, finansal yolsuzlukları, uluslararası terörü, soygunları, uyuşmazlıkları, mahkemeleri konu eden programlara ne demeli.
Ve tüm bunlar normalmiş gibi sunuluyor…
ALİGADJİ SAYGİDGUSEYNOV