Haki̇kate ermek i̇çi̇n

Müslümanın dini öğrenme ve yaşamada ilk adımı taklittir. Taklit, ilim sahibine, yani sağlam ipe tutunmak demektir. Taklidin sonrası ise tahkiktir.
Tahkik, “bir şeyin doğru olduğunu ortaya çıkarma, hakîkatini anlayıp bilme”dir. Yani bilerek yapmaktır. Tahkik ile hakikat ayni kökten gelir. Hakikat, “asıl olan durum ve şekil, gerçek, asıl” ya da “Var olan, gerçekleşmiş bulunan” manasındadır. Öyleyse tahkik, taklit ile elde edilen bilginin hayata geçirilmesi demektir.
Tahkikin dinî ıstılah olarak çeşitli manaları vardır. Bir âlimin, ilmî bir mevzuyu araştırıp neticeye varması, içtihat etmesi tahkiktir. İçtihadın şartları bellidir. Günümüzde avam Müslümanlar bir yana, âlim kimselerin bile kendi başına içtihat etmesi mümkün değildir.
Bir âlim ancak usulü belli müçtehit bir mezhebin içinde tahkik yapabilir. Dört mezhep imamımızın yaşadığı asırlardan sonra çok büyük fıkıh imamları gelmiş ancak onlar mezhep imamının usulü üzere içtihat etmişlerdir. Mesela Hanefi mezhebinde İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, sonra İmam Tahavî ve İmam Serahsî gibi nice alimler, İmam-ı Azam hazretlerinin usulüne sıkı sıkıya tabi olmuşlardır.
İmam Şafi hazretlerinden sonra İmam Beyhakî, İmam Gazalî, İmam Nevevî ve İmam İbn Hacer Heytemî hazretleri gibi büyük âlimler mezheplerinin yolundan ayrılmamışlardır. İşte taklit, bu büyük imamlara bağlanıp dünya hayatının tehlikeli yollarından ve uçurumlarından kurtulmamızı sağlar.
Tahkikin ıstılah olarak bir diğer manası tasavvufta kullanılan şeklidir. Hakikat, Allah ’ya erişme yolundaki makamların dördüncüsüdür. Diğerleri şerîat, tarîkat, mârifet’tir. Bu makamda kul, hakîkî fâil olan ve kudretinin tecellisiyle âlemlerde zuhur eden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını, kâinattaki tasarruf ve irâdesini, gizlediği ve açıkladığı şeyleri, kazâ ve kaderi müşâhede eder.
Bu makam, müminin dünya hayatında ulaşabileceği en üstün makamdır. Evliyaullahın makamıdır. Hakikat makamına ermiş Allah dostlarına teslim olmak, onları takip ederek taklit etmek, tahkike ermek içindir
Müçtehitler imamları taklit ile itikat ve amel konusunda tahkike erebiliriz. Allah dostları da gönül sultanlarıdır. Bizi güzel ahlâk ve kalbimizi ihlas konusunda terbiye ederler. Onlar daima ihsan halinde olduklarından, onları taklit ederek ihlasta tahkike ereriz.
Günümüzde taklidi kötüleyip herkesi kendi başına müçtehit olmaya, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden kendi başlarına usulsüz hüküm çıkarmaya çalışanlar, insanlara bu fikirleri aşılamaya gayret edenler, hakikate giden yolun izlerini kapatmaktadırlar.
Böyle kimseler, tahkikin önemini anlatıp kendilerine biz mezhep kuruyorlar. Büyük imamlara güvenmeyip kendi görüşlerini öne çıkarıyorlar. Yani kendi mezheplerini kurmuş oluyorlar. Oysa dünyalık işlerde, alış verişte daima en güvenilir, garantili olan yolu ve ürünleri tercih ederler. Bunu tavsiye ederler.
Dünya ve ahiret huzurunun kapısı olan mezhepler konusunda ise 14 asırlık taklit yolunu kötüleyip herkesin bir başına kendi istediği şekilde yola çıkmasını teşvik ediyorlar. Allah bizleri âlimlerden ve onların ilimle takvayla açtıkları aydınlık yoldan mahrum etmesin. İnsanların gönüllerine şüphe düşüren ilimsiz ve amelsin kişilerden de korusun.
İtikatta, amelde ve ihsan yolunda mezhep imalarımıza, evliyaullaha teslim olduktan sonra yapacağımız iş, Müslümanca bir hayat için gayret etmek, her bir anımızı bu şuurla yaşamaktır. Sabah uyandıktan sonra akşama kadar mümin olduğumuzu unutmadan alıp vermeli, konuşmalı ve işlerimiz yapmalıyız. Sonra akşam eve döndüğümüzde de yine mümin şuur ve tavrıyla hareket etmeliyiz. Yani yirmi dört saatimiz bir Müslümanın asıl şekline uyarsa o zaman tahkike ermiş oluruz.
Bir Müslümanın asıl şeklini, hayatını da âlimlerden, kitaplardan taklit yoluyla öğrenir ve sonra onu hayata geçirerek hakikate çeviririz.
Cenab-ı Mevla yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah"ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.” (Âl-i İmrân, 191)
İsmail Hakkı Bursevî hazretleri âyet-i kerimede meâlen “Allah’ı anarlar” ifadesinin tefsirinde şöyle buyur “Bütün hallerde -ayaktayken, otururken ve uzanmışken- daima Allah’ı zikrederler.” Bu hal, müminin tahkike ermiş halidir. Her daim zikir üzere, kul olduğunu unutmadan yaşama halidir.
Cenab-ı Mevla’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bu yıl da on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’e kavuştuk. Rabbim cümlemizi, bu mübarek ayın feyz ü bereketinden nasipdar eylesin. Şimdi, bu mübarek ayda elde ettiğimiz feyz ü bereketi, ibadet alışkanlığını, diğer on bir aya yayma vaktidir.
Müminin hayatı bütün şubeleriyle akikate erdiği zaman her bir anı hayr u hasenat güzel amale ve sevaba dönüşür. Allah Rasulü efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Kim benim bir veli kuluma dostuma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. Sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona istediğini veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım...” (Buhârî, Rikâk, 38)
İmam Gazalî hazretleri, bu hadis-i kudsîyi zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur:
“Ey yüksek mertebelere ermeyi isteyen! Allah Teâlâ’nın emirlerini hakkıyla yerine getirmen kolay değildir. Bunun için sabahtan akşama kadar bir anlık bakışından alıp verdiğin nefese, kalbine ve azalarına sahip çıkmalısın. Allah Teâlâ, kalbinden geçenleri bilen ve her halini görendir. Attığın adımlardan kalbine gelen düşüncelere kadar bütün iyi ve kötü hallerinden haberdardır. Sen, Allah Teâlâ’nın huzurundaymış gibi içini ve dışını edeple süsle. Tıpkı suçlu ve zelil bir kölenin güç ve kudret sahibi efendisinin huzurunda gösterdiği edep gibi… Rabbinin seni, yasak kıldığı yerlerde görmemesine çalış. O’nun emrettiği yerlerde bulunmaya gayret et. Bunları başarabilmen için sabahtan akşama kadarki vazifelerini düzenleyip hangi işi yapacağını bilmelisin. Sabahtan akşama kadar Allah Teâlâ’nın emirlerine kulak vermelisin.”
Farz ibadetler, nafile ibadetler ve günlük hayat içinde bir müminin edepleri, helaller ve haramlar, bizim hakikate erme vesilemizdir. Emirleri yerine getirerek, nehyedilmiş işlerden de uzak durarak zahiren ve bâtınen hakikate ereriz. O zaman taklitten tahkike ermiş oluruz. Yoksa fayda vermeyen ilim ile araştırmak, öğrenmek, suyu bulup da ondan istifade etmeyen insana benzer.
Cenab-ı Mevla bizleri hakikat erlerinden ve hakikatten ayırmasın. İstikamet üzere eylesin.
HÜSEYİN BAYSULTANOV