Ana sayfa

Yaratılıştan Ebedi Saadete Varış

Hak Teâla ruhları yarattı ve insanların ne zaman dünyaya geleceğini emretti. Bizlere de bu çağda dünyaya gelmek ve türlü nimetleri, zorluklarıyla imtihan olmak nasip oldu.

Yaratılıştan Ebedi Saadete Varış

O vakit gerçek anlamda hepimiz Hak Teâlâ’yı tanıdık ve bildik. Hak Teâlâ bize “ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye hitap etti. Bizler “Evet, sen bizim rabbimizsin.” Dedik. Ancak dünyaya geldikten sonra nimetlere, acılara, keder ve zevklere daldık. Verdiğimiz sözü unuttuk.

Sonra bize Resuller, Nebiler, suhuflar ve kitaplar gönderdi. O rahman ve rahimdir. Tekrar sözümüzü hatırlamamızı ve düştüğümüz fani bataklıktan sıyrılıp ebedi yurdumuza yönelmemizi, tövbe etmemizi istiyordu.

Böylece dünyanın cefasının da sefasının da geçici olduğunu bilip gereksiz yere ümitsizliğe kapılmamamızı ve kıyamet günü huzuruna kâmil birer mümin olarak çıkmamızı diliyordu. Anneye şefkati, kurtçuğa nimeti, kâfire rızkı, mümine sabrı, mazluma dirayeti, zalime mühleti veren de onun rahmeti değil miydi?

Ruhumuz her zaman bu hakikati bilip tanıdı. Ancak bu hakikatin sırrına erebilmesi için benliğini terbiye etmeye ihtiyacı vardı. Terbiyeden maksat, bilgisizlikten, dünya kötülüklerinden, kötü arkadaşlardan, çirkin işlerden, içimizde dönüp dolaşan şeytandan, bildiğimiz bilmediğimiz düşmanlardan, fena huylardan kurtulmaktır. Nefsimizi kontrol altına almaktır.

 Nefse bir suret verilecek olsa, başı kibir; gözü kendini beğenmişlik; ağzı haset, yalan, gıybet; kulağı nisyan; göğsü kin; karnı şehvet ve bühtan; elleri hainlik ve hırsızlık; ayakları gaflet, ruhu küfür olur. Nefsin aklı yoktur. Cenneti, bu geçici dünyadaki bir saatlik şehvete satıverir.

Ayrıca “nefsi öldürmek” sözü mecazî bir anlamdır. Gerçekte ölmez, ilim ve amel ile ancak ıslah olur. Bu şekilde nefsin davranışlarında düzelme olsa da eski başıboş haline dönmesi de çok kolaydır. Üç gün dost olup üç yüz gün düşman olmak onun âdetidir. Kandırmak sanatı, Allah’ın azametine düşmanlık hevesi, şeriatı sevmemek âdetidir.

 Aynı şekilde nefs gibi şeytanda müminin büyük düşmanıdır. İkisi müminin imanını gönlünden koparıp silmek için daima ortak hareket ederler. Nefs, vücutta kendini devlet reisi konumunda görür. Şeytan da ona yön veren baş veziridir. Nefis içerden sürekli kendini yerken, şeytanda dışardan ona sürekli zararlı hedefler göstererek yön verir, yardım eder.

Ancak şeytanın düşmanlığı bir yere kadardır. Belli bir yerden sonra tesirsiz hale gelebilir. Eğer insan kalbiyle iman ettikten sonra aklıyla hareket ederse, nefsi dizginleyerek terbiye edebilme şansını elde eder. İşte nefs, terbiye olursa artık şeytanın tesiri de azalır.

Nefis akla kulak verip ilim öğrenerek şuurlanmalıdır. Şuuru elde eden nefsin kalbi nurlanmaya başlar. Gönlü ferahlar. Her daim içinde huzur ve sükûnet olur. Sürekli zikirle meşgul olmaya başlar. Zikirle meşgul olandan ise şeytan her daim kaçar. Bu yüzden nefsin terbiye edilip nuranî lâtifelerimizle birleşmesi, ikilikten kurtulması gerekir.

Bu yüzden nefsimizi terbiye etmeli ve gönlümüze Hak Teâlâ’nın nurunu doldurarak ikilikten kurtarmalıyız. Dosdoğru olan Hak Teâlâ’nın yoluna bindirip ipine sımsıkı sarılması için sürekli onu kontrol etmeli ve dizginlerini sıkı tutmalıyız. Böylece Hak Teâlâ’ya verdiğimiz sözümüzü her daim hatırlar ve yaratılıştan ebediyete varış serüvenimizi baki saadetle sonlandırabiliriz.

Hak Teâlâ hepimize, verdiğimiz sözü her daim hatırlamayı ve O’na layık birer kul olabilmeyi nasip etsin inşallah.

Mehmet Fatih Çakır