Doğruluk ve kerâmet

İnsanlara iyiliği emreden ve bu şekilde amel eden doğruluk ehli nerede? Hikmeti arayan, kimden gelirse onu alan kâmil iman ehli nerede? Nefsine nasihat vermen, başkalarına faydalı olman ve hikmeti nerede bulursan alman, imanın ve doğruluğun kemalindendir.
Bütün dervişler ve tarikatların sûfîleri benden hayırlıdır. Ben hiçbir şey olmayan Ahmetciğim, ben hiçin de hiçiyim!
Gerçek şu ki sûfî, iç âlemini varlık kirlerinden temizleyen ve başkalarına karşı nefsinde meziyet görmeyen kimsedir. Allah böyle farz kılmış ve böyle hükmetmiştir. Vallahi bu, Hak Teâlâ’nın kendisinden başkalarına yönelmekten temizlediği kullarının ahlâkıdır.
Kardeşim! Sen başkasın, nefsin başka, senden başkası da başkadır. Kısacası gözünün gördüğü, kalbinin şeklini ve keyfiyetini tasavvur ettiği her şey başkadır. Düşünceler Rabbimizin zatını kavrayamaz, gözler O’nu kuşatamaz.
Kardeşim! Keramet ile sevinip, onu izhar etmenden endişeleniyorum. Evliyalar, kadının edebinden dolayı hayız kanını gizlediği gibi, keramet göstermekten sakınırlar.
Kardeşim! Keramet, onu lütfedenden dolayı değerlidir; yoksa bize nispeten bir şey değildir. Bu ikram, kerîm olan Allah’ın kapısından geldiği için değer kazanmış, yüce olmuş ve kalpler onu tazimle karşılamıştır. Keramet, kula nispet edilince değeri düşer.
Keramet, ezelî olan Allah’tan gelip de kula nispet edildiğinden, kâmil zatlar bu hali güzel görme korkusuyla onu gizlemişlerdir. Zira böyle bir hali kabul etmek öldürücü zehirdir.
Allah ’nın giydirdikleri dışında hepimiz çıplağız, doyurdukları dışında hepimiz açız, hidayet verdikleri dışında hepimiz sapıklık içerisindeyiz. Öyle ise akıllı olan kimsenin yapması gereken bolluk ve darlık zamanında kerîm olan Allah’ın kapısını çalmaktır.
Mahlûktan murad; zayıflık, âcizlik, fakirlik, muhtaçlık ve apaçık yokluktur. Cenâb ı Hak kendisinden korkan dostlarına ikramda bulunmuş, onların elleriyle harikulade haller meydana getirmiştir. Katından yardım göndererek onları destekleyip nurlu sancaklarını yükseltmiştir. Onlar da bu harikulade hallere iltifat etmeyip ibadet ve taatle meşgul olmuşlardır.
Hak Teâlâ da kendisinden korktukları için onları yakınlık cennetinde ağırlamış ve cennete girdiklerinde yüce zatını göstermekle onlara ikramda bulunmuştur. Kur’ân ı Kerîm’de şöyle bildirilmiştir:
“Rabbinin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da cennetin ta kendisidir” (Naziât 79/40-41).
Arzuların en kötüsü, başkalarına meylederek hâlık olan Allah’ın ibadetiyle meşgul olmayıp masivaya dalmaktır. Akıllı kimse, Allah nın ibadetini bırakıp da mahlûkla meşgul olmakta ne fayda görebilir? Nitekim az veya çok, küllî veya cüzî her eserde Allah dan başkasının tesiri olduğunu söylemek şirktir.
Resûlullah , İbn Abbas’a şöyle buyurmuştur:
“Ey evlat! Sana birkaç kelime öğreteyim:
Allah’ın (emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni korusun. Allah’ın (emir ve yasaklarını) gözet ki O’nun (yardımını) karşında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım istediğinde Allah’tan yardım dile. Şunu iyi bil ki ümmetin tamamı sana fayda vermek için toplansalar Allah’ın yazdığından başka bir şeyle sana fayda veremezler. Yine eğer sana zarar vermek için toplansalar, Allah’ın yazdığı zarardan başka bir şeyle sana zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış (işleri bitmiş), sahifeler kurumuştur (yazgılar tamamlanmıştır).”
Efendiler! Sûfîler topluluğu fırkalara ayrıldı. Aciz Ahmed ise tevazu sahibi, boynu bükük, biçare ve muhtaç olanlarla kaldı.
Allah Teâlâ adına yalan söylemekten sakının! Âyet i celilede şöyle bildirilmiştir:
“Allah hakkında yalan yanlış şeyler uydurandan daha zalimi kimdir?” (Ankebût 29/68).
Hallâc-ı Mansûr’un Düştüğü Hata
Hallâc ı Mansûr’un, “Ene’l Hak” dediğini naklediyorlar. Bu vehmiyle hataya düşmüştür. Eğer bu hususta doğruluk üzere olsaydı böyle demezdi. Onun vahdet i vücûdu ima eden şiirlerini zikrederler. Bunlar ve bunlara benzer sözler bâtıldır. Ben onun bu makama ulaştığını, aşk şerbetinden içtiğini ve ilâhî huzura vardığını zannetmiyorum. Anlaşılmayan bir ses ve vızıltı duyunca vehmi onu halden hale sokmuştur.
Allah Teâlâ’ya yakınlığı arttığı halde O’ndan korkusu artmayan aldanmıştır. Bu gibi sözlerden sakının; zira bunlar bâtıldır. Selef i sâlihîn [rahmetullahi aleyhim] sınırı aşmadan yürümüştür. Allah için söylüyorum; sınırı ancak cahiller aşar, kuyuya yalnızca körler düşer!
Şu kibrin sebebi nedir? Hâlbuki kibirli kimse; açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, acıya, fakirliğe, yaşlılığa ve yorgunluğa güç yetiremez.
Kibir sahibinin; “Bugün hükümranlık kimindir?” (Mü’min 40/16)
hitabının dehşeti karşısında durumu ne olur?
Kul, arkadaşları ile olan muamelesinde ne zaman haddi aşarsa, Allah’ın huzurunda noksan sayılır. Haddi aşmak ise kişinin iddiasında yalancı, gafil, kibirli ve hakikate perdeli olduğuna şahitlik etmek için başına konulmuş bir eksiklik sancağıdır.
Velîler, Allah Teâlâ’nın kendilerine bahşettiği nimetleri şer’i sınırları gözeterek şükür maksadıyla anlatırlar. Nitekim ilâhî hükümler her söz ve davranışta onları sorumlu tutar.
Velîlik, firavunluk ve nemrutluk değildir. Zira firavun, âyet i kerîmede bildirildiği üzere şöyle demiştir:
“Ben sizin en yüce rabbinizim!” (Naziât 79/24). Evliyaların önderi, peygamberlerin efendisi Resûlullah ; “Ben hükümdar değilim.”
Buyurmuş ve böylece kendini üstün görme, emirlik ve kibir elbisesini çıkarmıştır. Durum böyle iken ârifler böyle bir şeye nasıl cüret edebilir? Kur’ân ı Kerîm’de şöyle bildirilmiştir:
“Ve ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın! (denir)” (Yâsîn 36/59).
Allah Teâlâ’ya muhtaç olma, müminlerin vasfıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz” (Fâtır 35/15).
Bu anlattıklarım sûfî topluluğunun ilmidir. Onu öğrenmeye çalışın. Çünkü bu zamanda Rahmân’ın cezbeleri azaldı. Her durumda şikâyetlerinizi Allah Teâlâ’ya arz edin. Akıllı kimse, şikâyetlerini padişah olsun, sultan olsun Allah Teâlâ’dan başka kimseye arz etmez. Zira akıllı kimsenin bütün amelleri O’na aittir.
Edep Bir Tâc imiş
Saîd b. Müseyyeb şöyle demiştir:
“Allah Teâlâ’nın kendisi üzerindeki haklarını bilmeyen, O’nun emir ve yasakları ile ahlaklanmayan kimse edepten yoksundur.”
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan gereğince korkarlar” (Fâtır 35/28).
Hasan Basrî’ye , “Edebin en faydalı olanı nedir?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir;
“Dinde derin anlayışa sahip olmak, dünyada zahit olmak ve Allah Teâlâ’nın kulu üzerindeki haklarını bilmektir.”
Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: “Her kim edeple nefsine boyun eğdirirse, Allah Teâlâ’ya ihlâsla ibadet etmiş olur.”
Edeplerden biri de mürşidlere olanıdır. Çünkü bir kimse mürşidlerin kalplerini gücendirirse, Allah ona eziyet edecek köpekler musallat eder. Dostlukta riayet etmen gereken edep şöyledir:
Senden üstün olanla yaptığın dostluğun edebi ona hizmet etmen, Senin derecende olanla yaptığın dostluğun edebi onu kendine tercih edip yardımda bulunman, Senden aşağı olanla yaptığın dostluğun edebi ise ona şefkat göstermen, terbiye vermen ve nasihat etmendir.
Ârif kimsenin dostluktaki edebi ise şöyledir: Allah Teâlâ ile dostluğu O’nun emirlerine uyması, Mahlûkat ile olan beraberliği onlara nasihatte bulunması, Nefsi ile olan beraberliği ona karşı gelmesi, Şeytan ile olan beraberliği ise ona düşmanlık etmesidir.
Efendiler! Kulun, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği nimetleri inkâr etmesi, nimetin elinden gitmesine sebeptir. Ben, üzerlerine asla korkunun ve üzüntünün uğramadığı kimselerdenim. Allah Teâlâ kuluna bahşettiği bir nimeti geri almaz. Nimetin şükrü onun değerini bilmektir. Kendisine verilen nimetin devamını isteyen onun kıymetini bilsin. Nimetin değerini bilmek isteyen şükretsin.
Cüneyd i Bağdâdî şöyle demiştir; “Şükür, kişinin Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği nimetle O’na karşı gelmemesidir.”
Şükür, nimeti verene karşı kalbi edep caddesinde tutmaktır.
Şükür, kulun Rabbinden hakkıyla korkmasıdır. Allah Teâlâ’dan hakkıyla korkmak; O’na ibadet edip karşı gelmemek, O’nu zikredip unutmamak, O’na şükredip nankör olmamaktır. Şükür, nimet veren Allah Teâlâ’yı gazaplandıracak şeylerden sakınmaktır. Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir. Hz. Âişe şöyle nakletmiştir;
- Bir gece Resûlullah bana geldi, benimle yatağa girdi, tenim tenine değdi. Sonra bana,
- Ey Ebû Bekir’in kızı! Beni bırak da Rabbime ibadet edeyim, dedi. Ben de,
- Bana yakın olmanı arzu ederim, deyip kendisine müsaade ettim.
Yataktan kalktı, su kırbasının yanına gitti. Abdest aldı, uzuvlarını bol su ile yıkadı, sonra namaz kılmaya başladı. Biraz sonra ağlamaya başladı. Öyle ağladı ki gözünden dökülen damlalar göğsünü ıslattı. Sonra rükûa vardı, rükû hâlindeyken de ağlamaya devam etti. Ardından başını kaldırdı; yine ağladı, ağlaya ağlaya secdeye vardı. Secdeden başını kaldırdı ve Bilal gelip sabah namazını bildirene kadar ağladı.
- Yâ Resûlallah, seni bu derece ağlatan şey nedir? Allah seni geçmiş gelecek bütün günahlardan korumadı mı, diye sordum. Şöyle buyurdu;
- Allah’a çok şükreden bir kul olmayayım mı?
Hz. Davud, “Ey Rabbim! Sana nasıl şükredeyim ki? Benim şükrüm bile senin bir nimetindir” deyince, Yüce Allah ona vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: “İşte şimdi bana şükrettin.”
Şükür, nimeti vereni talep etmek, dünyayı ve içindekileri terk etmektir. Nimeti vereni talep etmek ise dünyada zahit olmakla mümkündür. Zahit ise, dünyayı terk eden ve ona sahip olanlara aldırış etmeyendir.
(Seyyid Ahmed er Rifâî’nin el Burhânü’l Müeyyed kitabından alıntıdır)