Ana sayfa

Nefi̇s tezki̇yesi̇

Nefi̇s tezki̇yesi̇

Bil ki, nefsin nurdan ve karanlıktan perdeleri vardır. Nefsin bu perdelerden kurtulması için müridin izlemesi gereken yol, onunla mücâhede edip ona muhalefet etmesidir. Mücâhedenin esası, nefsi alıştığı şeylerden alıkoymak ve her zaman onu arzularının tam aksi olan şeylere sevk etmektir.

Nefsin tezkiyesinin, felsefecilerin zannettiği gibi akıl yoluyla mümkün olduğunu zannetme. Çünkü nefsi tezkiye etmek, bedenleri tedavi etmek gibidir. Hasta olan bir kimsenin tedavide mahir ve tecrübeli olan bir doktorun gözetimi olmadan ilaç kullanması nasıl ki doğru değilse, nefsi terbiye ve tezkiyesini de bir peygamberin veya bu işte tecrübesi olan bir evliyanın gözetimi olmadan yapmak mümkün değildir.

Aynı şekilde padişah konumunda olan kalbi ıslah etmeden, nefsi ıslah etmek mümkün değildir. Zira padişah ıslah olmadan, tebaanın ıslah olması mümkün değildir.

Gerçekten nefsin durumu ve tedavisi zordur. Onu bir defada tedavi edip ıslah etmek mümkün değildir. Bilakis birkaç defa tedavi etmek gerekir. Nefis sadece gemle güdülen inatçı binek gibidir.

Nefis Tezkiyesinin Üç Anahtarı

Nefis ancak üç şeyle zelil olur ve boyun eğer;

Birincisi:

Onu arzularından alıkoymak. Çünkü inatçı olan binek, yemi az olduğunda yumuşar. Aynı şekilde nefis de arzu ettiği şeylerden alıkonulursa zelil olur.

Üçüncüsü:

Onu yola getirmek için Allah dan yardım isteyip O’na yalvarmak. Çünkü onu yaratan, onu ve onun halini bilen yalnızca Allah dır.

Bil ki Allah , nefis ile mücâhede ve tezkiye yolunu haber verip açıklamıştır. Şayet kâfir bir doktor en sevdiğin yemeğin hastalığın konusunda sana zarar vereceğini söylese, onu yemeyip terk eder ve ondan sakınmak için nefsinle mücadele edersin.

Peki, mucizelerle desteklenmiş Peygamberlerin sözleri ile Allah ’nın indirdiği kitaplardaki buyrukları, senin nezdinde; tahminle, zanla, akıl noksanlığı ve bilgi yetersizliğiyle haber veren kâfir bir doktorun sözünden daha mı az tesirli? Ah şunu bilebilseydim; nefsin arzularına karşı sabretmenin acısı mı daha büyük ve zamanı daha uzun, yoksa cehennem tabakalarındaki ateşin acısı mı?

Nefse Muhalefet Etmek

Ey oğul! Bil ki insanın nefsine muhalefet etmesinde çok büyük hayırlar vardır. Ona uyup tâbi olmak ise bütün kötülüklerin anahtarıdır. Nefse muhalefet etmenin her hayrın anahtarı, onun arzularına tâbi olup ona boyun eğmenin her kötülüğün anahtarı olması hususunda her devirde âlimlerin ittifak etmesi sana delil olarak yeter.

Âlimler nefse muhalefet etmeyi her ibadetin başı, onu muhalefet kılıçlarıyla öldürmeyi bu yolun en mühim meselelerinden saymışlardır. Öyle ki bu hususta şöyle demişlerdir:

“Kim bizim bu terbiye yolumuza girerse, nefsine şu dört ölümü yaşatsın; kırmızı ölüm, siyah ölüm, beyaz ölüm ve yeşil ölüm.

Kırmızı ölüm:

Bu, nefse ve onun arzularına muhalefet etmek, dünya ve fitnesi ile mücâhede etmek, şeytan ve avaneleri ile savaşmaktır. Bu ölümün kırmızı olmasının sebebi, arzulara ve onları terketmenin ölümünü yaşamaya işarettir.

Siyah ölüm:

Bu, halkın eziyetlerine tahammül etmektir. Bu ölümün siyah olmasının sebebi, bunun nefse zor ve ağır geldiğine alamettir.

Beyaz ölüm:

Bu, karnı aç bırakmaktır. Bu ölümün beyaz olmasının nedeni, açlığın bâtına ilkâ ettiği nura işarettir.

Yeşil ölüm:

Bu, üst üste yama vurulmuş elbise giyip güzel elbise giymeyi terk etmektir. Bu ölümün sahibinin kanaat edip az ile yetinmesi, sanki yaşantısının yeşillendiğini gösterir.”

Allah , gayrimüslim olsa bile nefsine muhalefet eden her kula, muhalefetin bereketinin kendisine sirayet edeceğini hükmetmiştir.

Denildiğine göre, Mısır topraklarında mükâşefe ile şöhret bulmuş bir rahip vardı. Müslümanlardan bir âlim, “Müslümanlar fitneye düşmesinler diye öldürülmesi gerekir” deyip eline zehirli bir bıçak aldı ve ona gitti.

Kapısını çalınca, rahip, “Ey Müslümanların âlimi, bıçağı elinden bırak” dedi. Bunun üzerine bıçağı elinden bırakıp içeriye girdi ve ona, “Bu mükâşefe ilmi sana nereden geldi?” diye sordu. Rahip, “Nefse muhalefet etmek sebebiyle geldi” cevabını verdi. Bunun üzerine âlim, “Öyle ise müslüman olur musun?” dedi.

Rahip, “Evet olurum, eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlullah” deyip şehâdet getirdi. Âlim, “Seni buna sevk eden nedir?” diye sordu. Rahip, “İslâm’ı nefsime arz edince kabul etmedi. Ben de ona muhalefet edip müslüman oldum” diye cevap verdi. Böylece nefsine muhalefet ederek, büyük hayırlara nail olmuş oldu.

Eğer nefse muhalefet etmenin neticesi mükâşefe ve Allah katında kabul ise; onun arzularına uymak ve bu hususta onunla beraber hareket etmek de mahrumiyetten ve Allah’a vasıl olma hususunda geri kalmaktan başka bir netice vermez. Bundan Allah ’ya sığınırız.

İbrahim b. Şeybân’ın şöyle dediği anlatılmıştır:

“Uzun bir zamandır mercimek yemeği ile karnımı doyurmayı arzuluyordum, fakat nasip olmamıştı. Bir defasında Şam’da bulunuyordum. Önüme içinde mercimek bulunan bir çömlek getirildi. Ondan yedim ve dışarı çıktım. Bir dükkânda bir takım asılmış cam şişeler gördüm, içinde su damlacıklarına benzer şeyler vardı. Ben onu sirke zannettim. Oradan biri, “Neye bakıyorsun? Onlar şarap örnekleridir; şunlar da şarap küpleridir’ dedi. Ben de şarap dükkânına girdim. Küplerini dökmeye başladım. Dükkân sahibi benim onları sultanın emriyle döktüğümü zannetti. Durumun öyle olmadığını anlayınca, beni tutup Sultan İbn Tolun’a götürdü. O da bana 200 değnek vurulmasını emretti. Beni zindana attırdı. Bir müddet zindanda kaldım. Üstadım Ebû Abdullah-ı Mağribî benim için aracı oldu, beni hapisten çıkardılar. Üstadım beni görünce, “Sen ne yaptın?” diye sordu, ben de, ‘Bir defa mercimekle karnımı doyurdum ve 200 değnek ile cezalandırıldım dedim. Üstadım,‘Ucuz kurtulmuşsun (ne lehine ne de aleyhine olmuş)’ dedi.”

Havada oturan bir adam görüldü. Kendisine, “Bu hale ne ile ulaştın?” diye sorulunca şu cevabı verdi: ‘Hevâyı (nefsimin arzularını) terk ettim, hava emrime verildi.’

Nefis Muhasebesi

Şüphesiz nefsin ıslahı ve tezkiyesine ulaştıran en büyük yollardan biri, sahibine vesvese verdiği ve emrettiği her konuda onu muhasebeye çekmektir. Şimdi düşün! Hesabını bilen ve işini hakkıyla yapan bir vekile sahip olsan, onu hesaba çekmezsin değil mi?

Fakat bu vekil işini hakkıyla yapmayan biriyse, onu her zaman kontrol eder ve ondan hesap sorarsın. O halde bütün amellerini sadece Allah rızası için yap. Böyle yaparsan Allah seni inceden inceye hesaba çekmez.

Bu yol Allah ’ya ulaşan birçok evliyanın ahlâkıdır. Zamanındaki yedi abdaldan biri olan Mekînüddin el Esmer anlatıyor:

“Bu yola girdiğim ilk zamanlarda terzilik yapar ve geçimimi bununla sağlardım. Gündüz vakti söylediklerimin hesabını tutar, akşam olunca da nefsimi hesaba çekerdim. Şayet sözlerimin az ve hayırdan ibaret olduğunu görürsem, bundan dolayı Allah’a hamd ve şükür ederdim. Eğer sözlerimin hayır dışında olduğunu görürsem, onları hayırla tebdil edene kadar Allah ’ya tövbe eder, bağışlanma dilerdim.”

Ebû Hafs el Haddâd enNîsâbûrî şöyle demiştir:

“Nefis bütünüyle zulmettir (karanlık içindedir). Onun ışığı sırrıdır. Işığının nuru ise Allah’ın özel yardımıdır.”

Ebû Hafs, “onun ışığı sırrıdır” sözüyle, Allah ile kulun arasında olan sırrı kastediyor. Bu sır, onun ihlâs mahallidir. Kul onunla, bütün hadiselerin Allah’ın kudretiyle kâim olduğunu, kendi nefsiyle ve nefsinden olmadığını anlar. Bu anlayış kula; bütün vakitlerinde ve işlerinde kendi güç ve kuvvetinden çıkıp Allah’a bağlansın, O’nun yardımı ile nefsinin şerrinden korunsun, diye verilir.

Bunun için şeyhler şöyle derler: “Kimin sırrı (Allah ile özel hukuku ve desteği) yoksa o, günahlarda ısrar eder.”

Kula nefsini muhasebeye çekme hususunda en büyük yardımı olacak şeylerden biri, nasihatlerle onu uyarmak ve dosdoğru olması ümidiyle sonunun ve akıbetinin ne olacağını hatırlatmaktır. Bu konuda sâdıklardan biri (İmam Gazâlî) nefsine nasihat vermek suretiyle şöyle demiştir:

“Ey nefis! Senden önce ahirete irtihal edenlerin bina inşa edip yükselttiklerini, sonra göçüp gittiklerini, Allah ’nın yurtlarını ve binalarını düşmanlarına verdiğini görmüyor musun? Yemediklerini biriktirdiklerini, içinde oturamayacakları binalar diktiklerini, elde edemeyecekleri şeyleri umduklarını görmüyor musun?

Ey nefis! İşin ne kadar çok garip, şu apaçık şeyleri nasıl görmezsin? Ey nefis! Herhalde şan ve şöhret sevgisi seni sarhoş edip bu söylediklerimizi anlama hususunda seni şaşırtmış. Şan ve şöhret sevgisinin, kalplerin sana yönelip sana bağlanması anlamına geldiğini düşünmüyor musun?

Farzetki yeryüzünde bulunan herkes sana secde edip sana itaat etti, elli sene sonra sen ve yeryüzünde sana secde edip itaat edenlerin kalmayacağını bilmiyor musun? Zaman gelecek adın bile anılmayacak. Ey nefis! Ebedî kalacak bir şeyi elli seneden fazla kalmayacak bir şey karşılığında nasıl satarsın?

Ey nefis! Zâhirini halk için süslediğin halde gizlice büyük günahlar işlemek suretiyle Allah’a karşı gelmekten utanmıyor musun? Yoksa Cenâb ı Hak, seni görenlerden daha önemsiz midir? Yazıklar olsun sana ey nefis!

Gereği gibi kendini tanısaydın, insanların başına gelen musibetlerin senin uğursuzluğun yüzünden olduğunu zannederdin. Çok garip, malın arttığı için seviniyorsun, fakat ömrün kısaldığı için üzülmüyorsun. Kısalan bir ömürle beraber artan bir malın ne faydası olur?”

Şeyh Ahmet Abdullayev Efendin’in “Salihlerin Ahlak Bahçeleri” adlı kitabından alıntıdır