Nefsi̇mi̇zi̇ aşağida görmek - tevazu

Kulluk; zayıflık, fakirlik, itaat etme, Allah’ın emirlerini yerine getirme, devamlı yalvarma ve isteme şuuruyla beraber zelil olup boyun bükmektir. Zelillik ancak kalbin teslim olması, boyun bükmesi, zayıflık ve fakirliğinden dolayı kırık olmasıyla gerçekleşir.
Eğer kul, kendi nefsinin mecliste beraber oturduğu arkadaşından daha aşağıda olduğunun farkına varırsa, bütün kâinat onun mürşidi konumunda olur. Çünkü Hak Teâlâ, kâinatta her ne varsa her birini diğer varlıkta bulunmayan özelliklerle yaratmıştır. Kulluk makamında olan bir kimse, o varlıkta bulunan özelliğe bakar ve onunla ahlâklanmaya çalışır.
Örneğin bu kul, yanında bulunan günahkâra bakarak ondan zelilliği ve Allah I’nın musibetlerine karşı sabrı alır. Böylece kendisine gelen belalardan kurtulmuş olur. Yine köpeğe bakarak onun cefalara nasıl katlandığını, karnını doyurmaktan başka dünya metaından bir şey saklamadığını ve gönül hoşluğu ile çürümüş kemikleri yiyerek Rabbinden razı olduğunu görür.
Böylece kul ondan, kendisine iyilikte bulunan kişiyle dostluğun nasıl muhafaza edilmesi gerektiği ahlâkını alır. Aynı şekilde dağlardan kesilen ve ağaçlardan budanıp tuvaletlerin duvarı altına konan taş ve dallara bakıp ibret alır. Yine merkebe ve deveye bakıp ağır yükleri ve sahibini nasıl taşıdığına bakarak ibret alır. Yine horoza bakar ve ondan kalp uyanıklığı, ailesine karşı kıskanç olma ve onlara cimrilik etmeme ahlâkını öğrenir.
Nefsini beraber oturduğu arkadaşından daha aşağıda gören bir kimse, Resûlullah’ın dostu olur. Peygamber’e verdiğimiz kul olma sözüne ulaşmanın faydası, bizi öfkelendiren bir üslup ile konuşan kişiye incitici bir sözle karşılık vermememizdir. Yine bu sözün faydalarından biri de, iddia ettikleri kemâl mertebelerinden dolayı insanlara itiraz etmemektir. Çünkü Allah ’nın mahlûkatının sırlarını ancak O ve sırrı ihsan ettiği kişi bilebilir. Bir insan bize kendisinde bulunan sırlarından haber verirse, onu tasdik ederiz. Çünkü onu yalanlamak münafıklıktır. Belki de münafıklığın başıdır. İmam Efdalüddîn İmam Şa‘rânî’ye şöyle nasihatte bulunmuştur:
“Bir topluluğun yanına girersen veya büyüklerden hasta olan birini ziyaret edersen, boş olsa da meclisin başköşesinde oturmaktan sakın. Çünkü büyüklerden biri girer, sonra seni yerinden kaldırır ve seni utandırır. Böylece nefsin harekete geçer. Bunu bil ve onunla amel et. Çünkü bu, nefsini kendisiyle beraber oturduğun kimseden daha aşağıda görmenin kısmına girer.”
Nefsi Temize Çıkarmanın Kulluğa Zıt Oluşu
Ey kardeşim! Bil ki övülmüş olsun yerilmiş olsun sûfînin kendisine nispet edilen bir vasıftan kendini temize çıkarması, o sûfînin nefsini tanımamasının alametlerindendir. Şayet sûfî kendi nefsini tanısaydı, müslümanların günahkârlarında ve salihlerinde bulunan övülmüş ve yerilmiş sıfatların, kendisinde de doğup battığını bilirdi. Çünkü sûfî, bu ahlâkların cereyan ettiği bir felektir. Dolayısıyla onun bir tarafında iyi sıfatlar bulunurken, diğer tarafında da kötü sıfatlar bulunur.
Bil ki, yerilmiş sıfatlar da dâhil mahlûkatlardaki farklı sıfatların tamamı her kulda toplanmıştır. Ancak peygamberler (salât ve selâm üzerlerine olsun) bundan müstesnadır. Çünkü Allah onların hamurunu temizlemiştir. Peygamberler dışındaki evliyalara ve müminlere gelince, onların hamuru tamamen temizlenmemiştir. Ancak Allah onlardaki yerilmiş sıfatları işlevsiz hale getirmiştir. İlâhî inayet kulu muhafaza ettiği sürece kulda övülmüş sıfatlar tezahür eder, yerilmiş sıfatlar ise işlevsiz halde kalır. Ancak ilâhî inayet ondan geri durursa, kulda yerilmiş sıfatlar tezahür eder, övülmüş sıfatlar ise işlevsiz hale gelir. Öyle ki insanlar onu gördüğünde, “Allahım, bizi onun şerrinden emin kıl” veya “şunun yüzündeki zulmete bakın” derler.
Şayet kul bu hakikati anlasaydı, Cenâb-ı Hakk’ın işin zahirinde ve hakikatinde kullardan bir kula yaptığı şeylere itiraz etmezdi. Şeyh Abdülkadir ed-Deştûtî şöyle demiştir:
“Bir gün rükû ve secdelerini gereği gibi yapmayan bir adama itiraz ettim. Bunun üzerine bana, ‘Ey Kardeşim! Anlım Allah ’nın kudretindedir. Dilerse beni hareket ettirir, dilerse de durdurur. Ben harekete değil, hareket ettirene bakarım’ dedi.” Ardından şeyh şöyle dedi: “Dini yıkmaya çalışandan başkasına itiraz etme.”
Sen Kalbini Meşgul Eden Şeylerin Kölesisin
Kişi, kendisine galip olanın ve kalbine hükmedenin kölesidir. Şayet kul, nefsinin esiriyse, o zaman nefsinin kölesidir. Eğer dünyasının esiriyse, o zaman dünyasının kölesidir. Dolayısıyla hiç şüphe yok ki müridin dünya sevgisini besleyerek ibadet yapması, kalp meşguliyeti ve aza yorgunluğundan ibarettir. Çünkü böyle bir ibadet her ne kadar çok görünse de Allah katında azdır. Böyle bir ibadet sadece sahibinin hayalinde çoktur. Yaptığı ibadetler ruhsuz cesetler gibidir. Bundan dolayı geceleri çok ibadet yapmalarına, çok oruç tutmalarına ve her gün bir hatim okumalarına rağmen dünya ehlinin yüzlerinde zâhidlerin nurunu ve ibadet edenlerin ibadetten aldıkları lezzeti göremezsin.
Eğer dünya sevgisi ile beraber çokça ibadet yapmak sahibini ilerletmiyorsa, az ibadet yapıp, dünyayı seven ve günah işleyen kişinin durumu nasıldır? Nakledildiğine göre, Ebû Razîn bir adam gördü ve ona, “Mesleğin nedir?” diye sordu. Adam, “Merkep hizmetçisiyim” dedi. Bunun üzerine ona, “Allah senin merkebini öldürsün. Böylece merkebinin kölesi değil, Allah’ın kulu olursun” dedi. Bir gün Adî b. Hâtim , Resûlullah’ın yanına geldi ve onun Allah ’nın, “(Yahudiler) Allah’ bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini rabler edindiler” (Tevbe 9/31) mealindeki sözünü okuduğunu işitti.
Adî, “Yâ Resûlallah! Onlara tapmıyorlardı ki” dedi. Resûlullah , “Peki, onların haram kıldığını haram, helâl kıldıklarını da helâl saymıyorlar mıydı?” diye sordu. Adî, “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullah , “İşte onlara tapmalarının anlamı budur” buyurdu. Allah’ın birliğine iman eden mümin sadece Cenâb-ı Hakk’a ve kendisine itaat edildiği vakit Allah’a itaat edilmiş sayılan kişilere itaat eder. İbadet eden kimse ibadet ettiği kimsenin değeri ölçüsünde değer kazanır. Nitekim ârifin değeri bildiği şeyin değeri ölçüsündedir.
Dua İbadetin Tâ Kendisidir
Kulluğun hakikati dua ile ortaya çıkar ve parlak olan cevheri ışık saçar. Çünkü kulun son derece zayıf, âciz ve fakir oluşu dua halinde ortaya çıkar. Böylece Mevlâ’sından keremini, cömertliğini ve ihsanını bekler. Daha önce de geçtiği gibi kulluk, kişinin kendi güç ve kuvvetinden feragat edip minnetin ve ihsanın yalnızca Yüce Mevlâ’ya ait olduğunu itiraf etmesidir. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Dua, ibadetin özüdür.” Başka bir rivayette ise Peygambere şöyle buyurmuştur: “Dua, ibadetin tâ kendisidir.” Resûlullah ibadeti özetleyip duayı onun özü kılmıştır. Çünkü kulluğun hakikati, zelil olmak ve boyun bükmektir. Bu da duada elde edilir ve son derece açıktır.
ŞEYH AHMAD HACI EFENDİ