Ana sayfa

Cömertli̇ği̇n haki̇kati̇

Cömertli̇ği̇n haki̇kati̇

Cömertliğin aslı, kula, hayır yolunda bolca mal harcamanın zor gelmemesidir. Denilmiştir ki: “Cûd (cömertlik), kalbe ‘şunu ver’ diye bir düşünce gelir gelmez hiç beklemeden onu vermektir.”

Dekkâk [kuddise sırruhû] demiştir ki: “Elinde malı olan kimsenin ondan olmayana vermesi cömertlik değildir. Asıl cömertlik, malı olmayan kimsenin (eline geçeni) imkânı olana vermesidir.” Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Haşr 59/9).

Bu âyet, muhacirlerden daha önce Medine’yi yurt edinmiş ensar hakkında inmiştir. Çünkü ensar, kendilerine göç edip gelen Mekke ehlini severler; onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler, kendileri zaruret içinde bulunup halleri iyi olmasa bile onlara haset etmezler ve muhacirlere sağlanan imtiyazdan dolayı kalplerinde Allah’ın hükmüne itiraz etmezlerdi.

Bazıları da bu âyetin, ensardan biri hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu adama bir koyun kafası hediye edilmişti. Adam onu aldı ve yedi ev gezdi. En sonunda tekrar birinci eve geldi.

Yine denilmiştir ki: “Bu âyet, ensardan başka birinin hakkında nazil olmuştur. Bu adama bir misafir gelmişti. Ona sofrayı kurup kandili söndürdü ve misafirini kendine ve ailesine tercih etmek suretiyle yiyormuş gibi yaptı.”

Denilir ki: “Cömert olan kişi misafirlerine ve dostlarına ev kurar. Cimri ise evi kendisi için kurar.” Yine denilmiştir ki: “Îsâr sahibi aç da olsa tok olanı kendi nefsine tercih eder.”

Bir haberde şöyle denilmiştir: “Dünyada bulunan insanlardan cömert olan da var, cimri olan da… Fakat ensar bundan müstesnadır. Çünkü onların tamamı cömertti. Onlarda cimri bulunmaz.”

Huzeyfe el-Adevî şunu anlatmıştır: “Yermük harbinde amcamın oğlunu aramaya koyuldum. Yanımda da biraz su vardı. Onu ararken kendi kendime, ‘Eğer henüz yaşıyorsa ona su vereceğim’ diyordum. Bir de ne göreyim! Kendimi onun yanında buldum. Henüz yaşıyordu. Ona, ‘Sana su vereyim mi?’ dedim. Başıyla, ‘Evet’ diye işaret etti. Tam o sırada bir adam, ‘Ah! Ah!’ diye inliyordu. Amcamın oğlu, ‘Ona git’ diye bana işaret etti. Gittim, baktım ki o, Hişâm b. Âs idi. Ona, ‘Sana su vereyim mi?’ dedim. O da, ‘Evet’ diye işaret etti. O esnada başka birisinin, ‘Ah! Ah!’ sesleri duyuldu. Hişâm, ‘Ona git’ diye bana işaret etti. Ben de hemen ayrılıp gittim. Fakat varıncaya kadar son nefesini vermişti. Derhal Hişâm’a döndüm. Baktım o da vefat etmiş. Amcamın oğluna koştum. Ne yazık ki o da vefat etmişti.”

Tekmile- adlı eserde şöyle denilmektedir: Sahih olan şu ki, bu âyet Ebû Talha el-Ensârî hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Resûlullah’a bir misafir gelmişti. Fakat yanında o misafire ikram edeceği bir şeyi yoktu.

Resûlullah “Bu misafire ikram edecek bir kişi yok mudur? Allah ona rahmet etsin” buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Talha hemen kalkıp adamı evine götürdü. Hanımına, “Resûlullah’ın misafirine ikramda bulun” dedi. Hanımı küçük çocuğunu uyuttu, ışığı söndürdü. Misafir de yemek yemeye başladı. Ebû Talha ile hanımı da misafirleriyle beraber yiyorlarmış gibi davranıyorlar fakat yemiyorlardı. Bu olay üzerine bu âyet nâzil oldu. Selef-i sâlihînin kanaati daha büyük, nefisleri daha kanaatkâr ve bereketleri daha çoktu.

Rivayet edildiğine göre bir padişah, vezirine, “Âlimlerin hali sûfîlerin halinden daha güzel, kalpleri sûfîlerin kalplerinden daha düzgün” dedi. Vezir ise bunun tam aksini söyledi. Bunun üzerine vezir, padişaha onları iki hususta imtihan etmeyi önerdi. Ardından yanında 1000 dirhemle beraber bir adamı medreseye gönderip onlara, “Padişah, sizin aranızda en faziletli ve en kâmil kimse bu parayı ona vermemi emretti, de” dedi.

Adam medreseye gitti ve durumu olduğu gibi aktardıktan sonra onlara, “Peki aranızda en faziletli ve en kâmil olan kimdir?” diye sordu. Onlardan biri, “Benim” dedi, diğeri, “Hayır bu yalan söylüyor, asıl benim” dedi ve bu şekilde her birisi daha faziletli olduğunu iddia etti. Bunun üzerine elçi, “Ben içinizden faziletli olanı ayırt edemedim ve tam olarak tanıyamadım” deyip onlara hiçbir şey vermeden geri döndü ve yaşanan olayı anlattı. Ardından vezir parayı tekkeye gönderdi.

Sûfîler, âlimlerin tam aksine bir davranış sergilediler. Daha sonra vezir, elçinin eline bir kılıç verip sûfîlerin yanına varmasını ve padişahın onların liderlerinin kellesini vurmasını emrettiğini söylemesini istedi. Bunun üzerine elçi yanlarına varıp durumu aktardı ve “Lideriniz kimdir?” diye sordu. Onlardan birisi, “Benim” dedi, diğeri, “Hayır, benim” dedi ve bu şekilde her birisi benim diyerek, canını feda edip arkadaşının hayatta kalmasını tercih etti.

Ardından elçi, “Durumu pek ayırt edemedim” diyerek oradan ayrıldı ve gelip durumu olduğu gibi anlattı. Daha sonra vezir elçiyi kılıçla beraber âlimlerin yanına gönderdi. Alimler, sûfilerin tam aksine davranış sergilediler. Dolayısıyla vezir, padişaha galip gelmiş oldu. Senin de gördüğün gibi bizim zamanımızdaki sûfîler, memleketteki ve beldelerdeki bu sûfîlerin tam aksine bir davranış sergiliyorlar.

Ebû Yezîd el-Bestâmî [kuddise sırruhû] şöyle demiştir: “Beni, Belh ahalisinden bir genç yendi. O, bana sizde zühdün tarifi nedir diye sordu. Ben de bir şey bulduğumuzda yeriz, bulmadığımızda sabrederiz, dedim. O da bana, bizim Belh’in köpekleri de böyle yapar, dedi. Bizim yanımızda zühdün tanımı, bir şey bulamadığımızda şükrederiz, bulduğumuzda da başkalarını kendi nefsimize tercih ederiz, dedi.”

Cömertliğin Fazileti Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, kullara yakın ve cehennemden uzaktır. Cimri ise, Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak ve cehenneme yakındır. Hiç şüphesiz cömert olan bir cahil, Allah Teâlâ’ya, cimri âbidden daha sevimlidir.”

“Üstteki el (veren el) alttaki elden (alan elden) daha hayırlıdır.” Bişr-i Hâfî [rahmetullahi aleyh] demiştir ki: “Cimri kimsenin yüzüne bakmak kalbi katılaştırır.” Anlatılır ki: Bir gün müminlerin emîri Hz. Ali ağladı. Kendisine, “Niçin ağlıyorsun?” diye soranlara, “Yedi gündür evime bir misafir gelmedi, Allah Teâlâ’nın beni alçaltmasından korkuyorum” dedi. Rivayet edildiğine göre Enes b. Mâlik t şöyle demiştir: “Bir evin zekâtı, içinde misafir için bir oda tahsis edilmesidir.”

ŞEYH AHMED HACI EFENDI (Salihlerin Ahlak Bahçeleri Kitabından)