NEFİS MUHASEBESİ
NEFİS MUHASEBESİ
Şüphesiz nefsin ıslahı ve tezkiyesine ulaştıran en büyük yollardan biri, sahibine vesvese verdiği ve emrettiği her konuda onu muhasebeye çekmektir. Şimdi düşün! Hesabını bilen ve işini hakkıyla yapan bir vekile sahip olsan, onu hesaba çekmezsin değil mi? Fakat bu vekil işini hakkıyla yapmayan biriyse, onu her zaman kontrol eder ve ondan hesap sorarsın. O halde bütün amellerini sadece Allah ﷻ rızası için yap. Böyle yaparsan Allah seni inceden inceye hesaba çekmez.
Bu yol Allah Teâlâ’ya ulaşan birçok evliyanın ahlâkıdır. Zamanındaki yedi abdaldan biri olan Mekînüddin el-Esmer [rahmetullahi aleyh] anlatıyor:
“Bu yola girdiğim ilk zamanlarda terzilik yapar ve geçimimi bununla sağlardım. Gündüz vakti söylediklerimin hesabını tutar, akşam olunca da nefsimi hesaba çekerdim. Şayet sözlerimin az ve hayırdan ibaret olduğunu görürsem, bundan dolayı Allah’a hamd ve şükür ederdim. Eğer sözlerimin hayır dışında olduğunu görürsem, onları hayırla tebdil edene kadar Allah Teâlâ’ya tövbe eder, bağışlanma dilerdim.”
Ebû Hafs el-Haddâd en-Nîsâbûrî [rahmetullahi aleyh] şöyle demiştir:
“Nefis bütünüyle zulmettir (karanlık içindedir). Onun ışığı sırrıdır. Işığının nuru ise Allah’ın özel yardımıdır.”
Ebû Hafs, “onun ışığı sırrıdır” sözüyle, Allah ﷻ ile kulun arasında olan sırrı kastediyor. Bu sır, onun ihlâs mahallidir. Kul onunla, bütün hadiselerin Allah’ın kudretiyle kâim olduğunu, kendi nefsiyle ve nefsinden olmadığını anlar. Bu anlayış kula; bütün vakitlerinde ve işlerinde kendi güç ve kuvvetinden çıkıp Allah’a bağlansın, O’nun yardımı ile nefsinin şerrinden korunsun, diye verilir. Bunun için şeyhler şöyle derler: “Kimin sırrı (Allah ile özel hukuku ve desteği) yoksa o, günahlarda ısrar eder.”
Kula nefsini muhasebeye çekme hususunda en büyük yardımı olacak şeylerden biri, nasihatlerle onu uyarmak ve dosdoğru olması ümidiyle sonunun ve akıbetinin ne olacağını hatırlatmaktır. Bu konuda sâdıklardan biri (İmam Gazâlî) nefsine nasihat vermek suretiyle şöyle demiştir:
“Ey nefis! Senden önce ahirete irtihal edenlerin bina inşa edip yükselttiklerini, sonra göçüp gittiklerini, Allah ﷻ’nın yurtlarını ve binalarını düşmanlarına verdiğini görmüyor musun? Yemediklerini biriktirdiklerini, içinde oturamayacakları binalar diktiklerini, elde edemeyecekleri şeyleri umduklarını görmüyor musun?
Ey nefis! İşin ne kadar çok garip, şu apaçık şeyleri nasıl görmezsin? Ey nefis! Herhalde şan ve şöhret sevgisi seni sarhoş edip bu söylediklerimizi anlama hususunda seni şaşırtmış. Şan ve şöhret sevgisinin, kalplerin sana yönelip sana bağlanması anlamına geldiğini düşünmüyor musun? Farzetki yeryüzünde bulunan herkes sana secde edip sana itaat etti, elli sene sonra sen ve yeryüzünde sana secde edip itaat edenlerin kalmayacağını bilmiyor musun? Zaman gelecek adın bile anılmayacak. Ey nefis! Ebedî kalacak bir şeyi elli seneden fazla kalmayacak bir şey karşılığında nasıl satarsın? Ey nefis! Zâhirini halk için süslediğin halde gizlice büyük günahlar işlemek suretiyle Allah’a karşı gelmekten utanmıyor musun? Yoksa Cenâb-ı Hak, seni görenlerden daha önemsiz midir? Yazıklar olsun sana ey nefis! Gereği gibi kendini tanısaydın, insanların başına gelen musibetlerin senin uğursuzluğun yüzünden olduğunu zannederdin. Çok garip, malın arttığı için seviniyorsun, fakat ömrün kısaldığı için üzülmüyorsun. Kısalan bir ömürle beraber artan bir malın ne faydası olur?”
Nefis ile Mücâhede Etmek
Nefsi hayırlardan alıkoyan iki sıfatı vardır. Biri, arzulara dalmak, ikincisi de ibadetlerden uzaklaşmaktır. Nefis kızgınlık içinde feveran ettiğinde, ona güzel ahlâk ile muamele ederek gücünü kırmaktan ve yumuşaklıkla ateşini söndürmekten daha güzel sonuç veren bir davranış yoktur.
Nefis gaflet ve ahmaklık şarabını içtiği zaman, onun bu sıfatının da kökünden temizlenmesi gerekir. Bunun için nefse; kıymetinin çok düşük, aslının basit ve işinin çirkin olduğunu hatırlatarak onu zillet cezasına çarptırmak ve böylece azgınlığını gidermek gerekir.
Zünnûn-i Mısrî [rahmetullahi aleyh] demiştir ki:
“Halka, bozuk haller şu altı yoldan biriyle gelmiştir:
1. Âhiret ameline karşı niyetin zayıf olması.
2. Bedenlerinin arzularının rehini olması.
3. Ecelleri yakın olmasına rağmen uzun yaşama düşüncesinin kendilerine hâkim olması.
4. Halkın rızasını, Hâlık’ın rızasına tercih etmeleri.
5. Kötü arzularına tâbi olup peygamberleri Hz. Muhammed’in ﷺ sünnetini terketmeleri.
6. Selef-i sâlihînin küçük hatalarını kendileri için (günaha dalma hususunda) bir delil yapıp onların bir menkıbelerini görmezden gelmeleri.”
Nefs ile mücâhede etmenin birçok yönü vardır. Hikmet ehlinden birine, “Nefis hangi bağ ile dizginlenir?” diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: “Onu açlık ve susuzluk ile dizginle. Ondaki büyüklenme ve arzuları söndürerek onu zelil kıl. Zenginlerin giyim kuşamını terkederek onun kibrini kır.”
Şeyhlerden biri (Hasan Kazzâz) demiştir ki: “Bu tasavvuf yolu üç şey üzerine kurulmuştur:
1. İyice acıkmadan yememek.
2. Uyku iyice bastırmadan uyumamak.
3. Zaruret olmadıkça konuşma-mak.”
Özetle, nefsi kendisine değerli olanın dini kendisine değersiz olur. Dini kendisine kıymetli olanın da nefsi kendisine kıymetsiz olur. Avamın tüm çabası, ibadetleri yerine getirmektir. Seçkin kulların asıl gayesi ise, hallerini (kötü ahlâktan) arındırmaktır. Çünkü açlık ve uykusuzluğun sıkıntısına katlanmak basit ve kolaydır; kötü ahlâkı tedavi etmek ve düşük olan ahlâklardan kurtulmak ise zor ve meşakkatlidir.