Tevekkül etmek

Bil ki tevekkül, sükûnu bulunmayan bir ıstıraptır. (İşlerini rabbine havale edince ise), artık hiçbir ıstırabı olmayan bir sükûndur (ve huzur halidir). Bunun anlamı, malın azının da çoğunun da senin nezdinde eşit olmasıdır.
Âlimler tevekkülün tanımı hususunda birçok ibare söylemişlerdir. Onlardan bazıları şunlardır: “Tevekkül, bedeni kulluğun içine atmak; kalbi yüce Rabbe bağlamak, O’nun yeterli rızkı vereceğine güvenerek kalp huzuru içinde olmak, verilirse şükretmek, verilmezse sabretmektir.” “Tevekkül, nefsin tedbirlerini terketmektir.” “Tevekkül, Allah Teâlâ’nın kudretinde olana güvenmek, insanların elindekinden ise ümit kesmektir.” “Tevekkül, Allah Teâlâ ile yetinmek ve O’na güvenip dayanmaktır.” Cebrâil şöyle demiştir: “Tevekkül, bütün mahlûkattan ümit kesmek ve mahlûkatın zarar veya fayda sağlayamayacağını, bir şey verip engelleyemeyeceğini bilmendir. Tevekkülün hakikati, kalbi Allah Teâlâ’dan başka her şeyden alıkoymaktır.”
Tevekkül, peygamberlerin sıfatıdır. Teslim, Hz. İbrâhim’in sıfatıdır. Tefvîz ise peygamberimiz Hz. Muhammed’in sıfatıdır. Tevekkül sahibi, süt emen küçük çocuk gibidir. Çocuk, annesinin memesinden başka sığınacak bir yer bilmez. Tevekkül sahibi de böyledir; o da bütün işlerinde ancak Allah ’ya yönelir ve sığınır. Tevekkül sahibinin alâmeti üçtür: Kimseden bir şey istemez. Verileni geri çevirmez. Eline geçen malı kenarda biriktirmez (infak eder).
Onun en yüksek derecesi, kulun Allah ’nın huzurunda yıkayıcının elindeki ölü gibi olmasıdır. Ölüyü yıkayan onu istediği tarafa çevirir; ölünün ona karşı hiçbir hareketi ve müdahalesi olmaz. Öyle ise tedbiri terk et. Sen kendi nefsin için tedbir almadan önce, Allah ’nın senin için tedbir aldığını biliyorsun. Sen daha ortaya çıkmadan önce, senin gözetimine kefil olduğu gibi sen ortaya çıktıktan sonra da senin gözetimine kefil olmuştur. Sana gereken mahlûkattan bir şey istememe hususunda gayret etmendir.
Çünkü bu, sûfilerin tartısı, erlerin de ölçüsüdür. Şahıslar tartıldığı gibi haller ve sıfatlar da tartılır. Maişet konusunda endişelenme! Zira Allah , sen daha ortaya çıkmadan önce senin gözetimine kefil olmuştur. Sen ortaya çıktıktan sonra da seni hâşâ seni unutmaz. Tedbir almaktan yana nefsini rahat tut. Başkasının (Allah’ın ) senin yerine yaptığı işi kendi üzerine yükleme.
Bişr el-Hâfi şöyle demiştir: “Bazıları Allah’a tevekkül ettim diyor, fakat Allah’a yalan söylüyor. Şayet Allah’a tevekkül etseydi, Allah’ın kendisine yaptığı şeylere razı olurdu.” Bil ki tevekkül, Hz. Peygamber’in hâli ve ahlâkıdır. Çalışıp kazanmak onun sünnetidir. Çalışmayı yeren kimse, onun sünnetini yermiş gibi olur.
Her kim tevekkülü yererse, imanı yermiş olur. Bil ki tevekkülün yeri, kalptir. Zâhirde çalışmak, kalpteki tevekküle zıt değildir. Enes b. Mâlik naklediyor: “Bir adam devesi üzerinde Resûlullah’ın yanına geldi ve, ‘Yâ Resûlallah, bu hayvanı serbest bırakıp Allah’a tevekkül edeyim mi?’ diye sordu. Resûlullah ,‘Onu önce bağla, ondan sonra tevekkül et’ buyurdu.”
İbrahim el-Havvâs, tevekkül ehlindendi. Yolculuğa çıkarken, iğne, ibrik, su içme kabı ve makasını yanından ayırmaz ve şöyle derdi: “Eğer bir sûfînin yanında iğne, su içme kabı ve iplik görmezsen, onu namazı hususunda itham et.” Sebepleri terk etmek ve işlerde azimden gafil olmak, tevekkülden değildir. Bilakis akıllı olan bir kimsenin; bütün işlerinde akıllı ve uyanık olması ve insanların alışkanlık haline getirdiği sebeplere bağlı olan şeyleri elde etmek için gayret göstermesi gerekir.
Bunun kaidesi şöyledir: Şüphesiz ki tevekkül, imanın gereklerindendir. Tevekkülün gitmesiyle iman da gider. Çünkü iman, Allah’ın birliğine inanmaktır. Her kim Allah’tan başkasına dayanıp güvenirse, dil ile birliğini kabul etse bile gerçekte O’nun birliğini kabul etmemiş olur. Bu nedenle tevekkülden asıl maksat, sebepleri terk edip mahlûkattan gelene itimat etmek değildir. Tevekkülü kazandıran ilaç, şu beş şeye dikkat etmektir:
- Allah Teâlâ’nın, halinden haberdar olduğunu bilmek.
- Allah Teâlâ’nın kudretinin kemâline inanmak.
- Allah Teâlâ’nın unutmaktan ve gafletten münezzeh olduğuna iman etmek.
- Allah Teâlâ’nın vaadinden dönmekten münezzeh olduğunun şuurunda olmak.
- Allah Teâlâ’nın ikram ve ihsan sahibi olduğuna inanmak.
Tevekkülün Fazileti
Bil ki, tevekkülden daha yüce bir makam yoktur. Her kim Allah’a tevekkül eder, kazasına teslim olur, bütün işlerini O’na havale eder ve kaderine razı olursa, hiç şüphe yok ki dini ayakta tutmuş olur. Her kim de tevekkülü yererse, muhakkak ki imanı yermiş olur. Her kim tevekkül ehlini severse, Allah ’yı sevmiş olur. Tevekkülün başı; vekîlin, Azîz ve Hakîm olan Allah Teâlâ olduğunu bilmendir.
Eğer zelil olan kul, yüce Allah’ın her şeyin sahibi olduğunu; adaleti, tedbiri ve takdiri ayakta tuttuğunu, göklerin ve yerin hazinelerinin O’nun kudretinde olduğunu müşâhede ederse, işte o vakit efendisinin hayret verici kudretine bakıp imanı güçlenir, O’nun yardımıyla aziz olur ve O’na yaklaşmakla müstağni olur. İşte o zaman ibadeti sağlam ve tevhidi hâlis olur.
Böylece Hâlik olan Rabbini tanımakla mahlûkatı tanımış, rızkını mabudundan talep etmiş olur. Bir kul kendisine bir şey verdiğinde onu övmez, bir şey vermediğinde de onu kötülemez. Çünkü gerçek dostun ve ihsan edenin Allah olduğunu öğrenmiş olur. Mahlûkata, sadece Mevlâ’sı emretti diye teşekkür eder ve bu hususta O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaya ve peygamberinin sünnetine tâbi olmaya gayret eder. İmam Şa‘rânî, şeyhi Ali el-Havvâs’a tabiatımızda bulunan maişet endişesini teskin etmek için gıda stoklamanın câiz olup olmadığını sorduğunda ona şöyle demiştir:
“Sûfî ancak sadece kendisine ait olduğunu ve onda başkalarının nasibinin olmadığını bildiği gıdayı stoklayabilir. Yoksa stoklaması câiz değildir. Çünkü buna sevk eden şey, tabiatın cimriliğidir.”
Ardından İmam Şa‘rânî, “Şayet sûfî, sadece ailesine ait olduğunu ve kendisinin eliyle onlara ulaşacağını bilirse, gıdayı stoklayabilir mi?” diye sorduğunda, ona, “Evet, stoklayabilir” dedi. “Peki, sadece ailesine ait olduğunu bilirse, ancak Hak Teâlâ (ilham veya keşif yoluyla) kendisinin eliyle onlara ulaşacağını ona bildirmezse stoklayabilir mi?” diye sorduğunda, ona, “Hayır, stoklayamaz” dedi.
Ardından yine ona, “Sadece ailesine ait olduğunu ve kendisinin eliyle onlara vakti gelmemiş belli bir zamanda ulaşacağını bilirse stoklayabilir mi?” diye sorduğunda, ona, “Bu kendisine bırakılmış bir tercihtir. Dilerse zamanı gelene kadar stoklar, dilerse de onu elinden çıkarır. Çünkü sûfi, bu durumda bekçi konumundadır” dedi. Yine kendisine, her sene azık ve binek bulundurmadan sûfilerin hacca gitmelerinin övülecek mi yoksa yerilecek bir haslet mi olduğunu sorduğunda, ona, “Yerilmiş bir haslettir” dedi.
Çünkü Allah ’nın hacca güç yetirmeyi farz kılmasının sebebi; kişinin yolculukta insanların minneti altına girme tehlikesi ile yolculuk esnasında kendisine yemeğinden yedirmeyen ve hayvanına bindirmeyen kişiye kin güdüp ondan nefret etme tehlikesidir. Ayrıca bu gerekli bir durum olup selef-i sâlihînden de nakledilmiştir. İnsanları keskin diliyle kesen kişinin yolculuğa çıkması haramdır.
Yine kendisine, “Geçineceğim bir sanatla uğraşayım mı?” diye sorduğunda, ona şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’dan (keşif veya ilham yoluyla) izin almadan veya O, sana izin vermeden bir şeyi tercih etme. Çünkü kulun rızkı etrafında döner, kul ise şaşkın bir halde onu arar; biri durduğunda diğeri hareket eder. Çalışmak tamamen daha faziletlidir veya çalışmamak tamamen daha faziletlidir, denilemez. Bilakis bu durum iki kısma ayrılır:
- Çalışmadan sana gelen rızık. Bunun için çalışmak daha faziletlidir, denmez.
- Ona ulaşmak için mutlaka çalışman gereken rızık. Bunun için çalışmayı terketmek daha faziletlidir, denmez. Bunu iyi anla!
ŞEYH AHMAD HACI EFENDİ